Süper kahramanlık dediğimiz hadisenin 74 yıllık mazisi var. İlk süper kahraman Superman, 1938'de DC Comics tarafından yaratılmış. Sonrasında da bildiğiniz üzere süperlik ve kahramanlık müessesesi almış başını yürümüş. Bugün Marvel ve DC Comics'in yarı hayvan karakterleriyle ekosistem kurabiliyoruz mesela.
Bir süredir düşünüyordum; bunca çizgi roman fanatiği varken, Batman filmleri gişe rekorları kırarken nasıl olur da 7 milyar nüfuslu dünyada bir deli çıkıp şu işi hayata geçirmez. Biraz araştırınca fark ettim ki durum hiç de benim sandığım gibi değilmiş.
Araştırmamda ilk karşılaştığım deli, veya hayalperest diyeyim en iyisi, Phoenix Jones oldu.


Psikoloji ile filmler arasında sağlam bir bağ var. Sinemanın ilham aldığı alanlar arasında psikolojinin derin suları geniş yer kaplıyor. Bir derleme ile konunun örnekli sağlamasını yapalım:

1. A Clockwork Orange: Stanley Kubrick'in kült filmi, şok edici dehşet sahneleri, enteresan renk ve atmosferi ile dikkat çekiyor, süregelen vahşetin sorumlusu olan Alex'in tanımlanması zor davranışlarının tedavisi için gördüğü deneysel tedavileri anlatıyordu. Otomatik Portakal olarak dilimize çevrilen filmin sinema tarihindeki yeri büyük.
2. Good Will Hunting: Matt Damon ve Ben Affleck, ki kendileri filmin senaryosunu da yazmıştı, bir üniversitede hademe olarak çalışan bir matematik dahisinin hikayesini dokunaklı bir şekilde anlatıyordu. Sokak kavgalarından başını kaldıramayan bu asi arkadaşımız, soluğu hapiste alıp dehasını harcamak üzereyken okulun profesörlerinden biri olaya el koyuyordu. Film, bizde Can Dostum adıyla gösterilmiş ve her yerde olduğu gibi büyük ilgi görmüştü.
3. Primal Fear: Richard Gere'ın, papaz yardımcısı bir genci - ki onu da Edward Norton oynuyordu - gönüllü olarak savunan üst düzey bir avukatı canlandırdığı film, baş karakterlerin çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip olması ile listemizin içinde yer almaya hak kazanıyor. Film, ülkemizde İlk Korku adıyla vizyona girmişti.
Hint Okyanusu'nda 26 Aralık, 2004 tarihinde meydana gelen 9.3 büyüklüğündeki depremin yol açtığı tsunami 230 bin kişinin hayatını almıştır. Ancak bazı gözlem ve tespitler, hayvanların davranışlarına dikkat edildiğinde kayıpların çok daha az olabileceği konusunda hipotezlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.


Kız çocuklarının yine aynı yaş aralığı içerisinde anneden uzaklaşıp babaya olan aşırı düşkünlükleri ve bu aşk yüzünden cezalandırılma kaygısı ise Elektra kompleksi olarak tanımlanır. Elektra kompleksi kavramının Freud tarafından değil, öğrencisi olan Carl Gustav Jung tarafından ortaya konulduğunu da belirtmekte yarar var.
Çocukların gelişimlerinin ilerleyen dönemlerinde ise hemcins ebeveyne olan kıskançlık ve "nefret" duygusunun giderek yerini örnek alma duygusuna bıraktığı belirtilmekte. Bu dönemi "sağlıklı" bir şekilde atlatamayan çocuklarda ileriki yaşlarda ensest eğilimler ve psikolojik bozukluklar/sapkınlıklar görülebilir.

Baader-Meinhof fenomeni, günlük kullanımda çok fazla yeri olmayan, nadir bir ifadeyi ilk defa duyduğunuzda ya da orijinal bir şey öğrendiğinizde, bunun hemen kısa bir süre sonrasında bu bilgi ya da ifade ile yeniden karşılaşmaya deniyor. Başa gelmeyen bir şey değil; "Daha yeni öğrenmiştim bunu!" diye şaşırıp o zamana kadar hayatımızda yeri olmayan bu bilginin hemen karşımıza çıkmasına hayret ederiz zaman zaman. Yani Baader-Meinhof fenomeni diye bir şeyi birkaç gün önce duymuş olmanız gayet mümkün. Öyle olmadıysa bile yakında duyabilirsiniz.

Evrenin neden var olduğunu, bir amacının olup olmadığını ve varsa bu amacın ne olduğunu, ondan önce bir "şeyin" olup olmadığını, fiziksel uzayın ötesinde bir İlahi İrade veya Kozmik Zeka olup olmadığını bilemeyiz; muhtemelen de hiç bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bazı şeyler var.
Evrendeki "büyük patlamanın" 13,7 milyar yıl önce gerçekleştiğini biliyoruz (ancak bu, başka bir evrenin sıkışma sonrası geri tepmesi olabilir). Bildiğimiz anlamdaki yaşamın, en azından yerel olarak, bu sürenin yaklaşık üçte birinde var olduğunu biliyoruz. Bunu biraz düşünün. Biz (yaşam kendini yenilediği için asli anlamda "biz") fiziksel evrenin üçte biri yaşındayız. Şimdiye kadar çoktan olgunlaştığımızı düşünebilirsiniz.
İlk türk uçağını imal eden, Türk Sivil Havacılık Okulu'nun kurucusu, İlk sivil uçağımız VECİHİ K-XIV ile ilk eğitim ve spor uçağımız VECİHİ K-XV imalatçısı aynı zamanda da ilk sivil havayolu şirketimiz olan Hürkuş Havayollarını'nın kurucusu olan Vecihi Hürkuş, 6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu.
1. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca, Yeşilköy Tayyare Mektebi'ne girdi ve Pilot Astsubay rütbesiyle mezun oldu. Birinci Dünya savaşı sırasında Ruslar'a karşı keşif uçusu yapan Vecihi Bey Ruslar'a esir düştü. Hazar Denizi üzerindeki Nargin adasından yüzerek kaçmayı başaran ve İran üzerinden Erzurum'a kadar yürüyerek yurda dönen Vecihi Bey, Yeşilköy'de bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev aldı. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptı ve bir Yunan uçağını düşürdü. Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ve üç kez takdirname verildi. 1924'te ganimet olarak Yunanlılar'dan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eden Vecihi Bey, 28 Ocak 1925'de "VECİHİ K-VI"adını verdiği uçağını uçurdu.
28 Ocak 1925 te ilk uçuşunu gerçekleştiren Hürkuş, takdir yerine ceza almıştır çünkü o dönemde uçuş izni verecek bir kurum yoktur.
Queen, Heart gibi grupların şarkılarını çalarak Türkiye'nin ilk kadın rock gruplarından Volvox'un kurucusu olan Şebnem Ferah, Türkiye'de rock müzik denilince akla gelen sayılı isimlerden. Müzikal kariyerini basit ve net bir şekilde "15'imdeyken gitar çalıp şarkı söylemek benim her şeyimdi. O heyecanımı hala kaybetmedim" cümleleriyle tanımlayan ve hala müziğini icra etmeye devam eden Ferah, kariyerine altı stüdyo albümü, bir konser DVD'si, sayısız düet ve yüzlerce konser sığdırdı.

Makedonya'nın başkenti Üsküp'ten Yalova'ya göç eden Ferah Ailesi'nin son üyesi olarak 12 Nisan 1972 senesinde dünyaya gelen Şebnem, babasının ve ablasının müzikle ciddi anlamda ilgilenmesinden etkilenerek solfej derslerine; kendince şarkı söyleyip, mandolin çalmaya başladı. O zamanlar eğlenmek için yaptığı bir şey olan müzik, Bursa'daki Namık Sözeri Lisesi'ne yazılıp yatılı okumaya başlayınca hayatının amacı haline geldi. İlk defa ailesinden uzak kalan genç kız, seneler sonra hislerini "...Ailem beni öyle bir güven içinde büyüttü ki, bir adada yalnız başıma kalsam bile hayatta kalacağıma inanırdım." diye ifade etti.

Daha önce yedi roman yazan, Türk Edebiyatı'nın en kısa sürede en çok satan kitabı "Aşk" ile adını dünya çapında duyuran ve her kitapta yeni bir dünyayı keşfetmeyi amaç edindiğini söyleyen Elif Şafak, ülkemizin en çok okunan ve dolayısıyla en çok tartışılan isimlerinden biri.

Nuri Bilgin ile Şafak Akayman'ın kızları olarak (Bilgin o sırada felsefe doktorasını yaptığı için) 25 Ekim 1971 tarihinde Fransa, Strasbourg'da dünyaya gelen Elif Şafak, kısa bir süre sonra anne ve babasının ayrılma kararı alması ile annesinde kalmaya başladı. Hala Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı olan Bilgin'in İzmir'e dönmesi yüzünden uzunca bir süre babasını görmeyen Elif, Bilgin'den sekizinci yaş gününde gönderdiği tebrik kartına dek haber alamadı. Diplomat olan annesi Şafak ile yaşayan Elif, ilkokula İspanya, Madrid'de başladı; Amman'da devam etti. Bu okulda okuyan tek Türk olan Elif, ilk zamanlarda oldukça zorluk çekti. Daha sonradan anlattığına göre Şafak, okuldaki en iyi arkadaşı Hint Kiran'mış ve Mehmet Ali Ağca'nın Papa'ya suikast düzenlediğinin ertesi günü okula gitmekten çekinmiş.

Büyük ihtimalle duymadınız ama belki de şu an hayatınızı bu isme borçlusunuz.
