Abuk konularda sabuk araştırmalar yapma isteğiyle yanıp tutuşurken Noam Chomsky'nin şöyle bir yazısıyla karşılaştım ilginç geldi haliyle ne kadar gerçeğe dayandığı ne kadar doğru şeyleri savunduğu veya gençlerimizin aklına giripde toplumu çökertmeye ne kadar elverişliği olduğu tartışılır ama yinede siz bi göz atın derim
bir maddeyi kullanmak suç olarak kabul edilmemelidir, çünkü henüz bir kurbanı yoktur. eğer ölümcül maddelerin dağıtımından bahsetmek istiyorsanız, evet, bu tartışılması gereken bir konu, ama biraz ciddi olalım. tütün bu konuda rakip tanımıyor. alkol ikinci sırada. ağır uyuşturucular oldukça alt sıralarda yer alıyor. dahası kişi için çok zararlı olmasına rağmen, uyuşturucu kullanımının oldukça zayıf bir toplumsal etkisi var. ağır uyuşturucularla ilgili suçlar çoğunlukla maddelerin yasaklanmasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. eğer ilkeniz ölümcül maddelerin topluma dağıtılmasını engellemekse, ilk peşine düşmeniz gereken tütündür, bir sonraki de alkoldür, listenin alt sıralarında kokaine ulaşırsınız ve neredeyse görülemeyecek kadar aşağılarda da esrara varırsınız. [soru: kokain kullanan biri daha fazla mı şiddete yatkındır?] hayır, yüksek suç oranı kokain almaktan ve satmaktan kaynaklanıyor, fakat bu yasadışı olmasıyla ilgili bir durum. bunun sebebi suç kapsamına alınmış olması, maddenin etkileri değil. bu konuyla ilgili iyi araştırmalar var. tütünün şiddet yarattığı söylenemez, ama alkol kesinlikle yaratıyor. alkol nedeniyle gerçekleşen ölümler, ağır uyuşturucular nedeniyle gerçekleşen ölümlerin çok ötesinde, ve eğer ayırt ederseniz, ağır uyuşturucular konusunda ölümler yasadışı olmalarının bir sonucu. evet, uyuşturucu çeteleri ve torbacılar bölgeler için çatışıyorlar, ve tabi ki bazı ölümler yaşanıyor. al capone'un chicago'yu yönetmesi gibi bir şey. ama bu yasadışılığın bir sonucu, uyuşturucunun değil. uyuşturucular daha çok insanları pasifleştirmeye yöneliktir. diğer yandan alkol insanları saldırganlaştırıyor. suçluluk edebiyatı üzerine kapsamlı araştırmalar var, sonuçlarına bir göz atabilirsiniz. temel sonuç, tütün diğer her şeyden daha fazla ölüme neden oluyor, en ön sırada yer alıyor. dahası sadece kullananları değil, herkesi etkiliyor. sadece pasif sigara içiciliğinden kaynaklanan ölümler bile uyuşturuculardan kaynaklanan ölümlere oranla çok daha fazla. daha da önemlisi gelecek nesle de nüfuz ediyor. alkol en büyük ikinci katil, ve sadece kullanıcılarını öldüren bir katil değil, şiddetle olan ilişkisi nedeniyle diğer insanların da ölümüne neden oluyor. sırada uyuşturucular var, seyrek olarak diğer insanlar için zararlı olurlar ve genelde zararı kullanana dokunur. sonunda esrara ulaşıyoruz, son baktığımda bu ülkede 60 milyon kullanıcı olduğunu görmüştüm, ve bilinen tek bir aşırı doz vakası yok. tabi ki, sizin için iyi bir şey değil, şüphesiz, ama risk aşağı yukarı kahve seviyesinde.ve işin aslı, şunun farkına varın, esrarı yasaklamak için hiçbir zaman tıbbi bir gerekçe varolmadı. eğer ilgili iseniz, bununla ilgili tarihi inceledim, anlatmamı ister misiniz bilmem, ama oldukça ilginç bir tarihi var. çok kaba olarak, maddeler tehlikeli sınıflarla ilişkili oldukları için yasadışı ilan edildiler, bilirsiniz fakir insanlar, çalışan insanlar. mesela ingiltere'de 19. yüzyılda bir dönem cin yasaklandı, ama viski yasaklanmadı, çünkü cin genelde yoksul insanlar tarafından tüketilirdi. bu crack veya toz için verilen cezalara benziyor. abd'de alkol yasağı'nın (prohibition) ilk yıllarında hedeflerden biri göçmen işçilerdi, new york‘un saloon barlarının müdavimleri, bu adamların ensesine binmek gerekiyordu. yukarı new york'ta yaşayan zenginler ne olursa olsun içeceklerdi, bilirsiniz, işten çıkıp eve geldiklerinde içmek isterler. peki ya esrar? esrar (marijuana) meksikalılarla beraber geldi ve ilk esrar yasakları güneydoğu'daki eyaletlerde başladı. new mexico, ardından utah ve diğerleri, bu yasaklar özellikle meksikalıları hedef alıyordu. esrar, alkol yasağı'nın bitmesinden kısa bir süre sonrasına kadar yasadışı değildi. alkol yasağı sona erdiğinde dev bir narkotik büromuz vardı ve bir işe yaramaları gerekiyordu. ve birden esrarın size bütün kötü şeyleri yapacağını keşfettiler. bu konudaki senato kayıtları gerçekten şaşırtıcı. amerikan tıp kurumundan bir temsilci var ve ellerinde bu yönde hiçbir tıbbi delil olmadığını söylüyor. susturuldu, itham edildi, bilirsiniz, ondan bir şekilde kurtuldular. sonra başka birini buldular, kelimenin tam anlamıyla böyle oldu, temple üniversitesinde ders veren ve marijuana ile köpekler üzerinde araştırmalar yapan bir farmakolog buldular. tutanaklar çok eğlenceli, kesinlikle okumalısınız. bu adamı getiriyorlar ve o da köpeklere marijuana verdiğinde köpeklerin çıldırdığını söylüyor, düşünün işte, akla gelebilecek her şeyi yapıyorlardı. ve sonra, bir senatör veya öyle biri, bu adama bir soru soruyor, bunu hafızamdan anlatıyorum bu yüzden biraz eksik olabilir ama aşağı yukarı böyle bir şey, 1930'larda geçiyor. esrarı hiç insanlar üzerinde denedin mi diye soruyor. o da evet, kendi üzerimde denedim diyor. peki, ne oldu diye sorulunca da, bir akbaba oldum ve odanın içinde uçtum diyor. ve tabi “aman tanrım, bu berbat bir şey, insanları delirtiyor.” diyorlar hep bir ağızdan. ve kongre esrarın insanları delirttiğini açıklıyor. ama sonra bir şey oldu. savunma avukatları buradan bir fikir yürüttüler; tamam biz bunu bir cinnet savunması olarak kullanabiliriz. böylece bir adam 3 polisi öldürdüğünde, avukatı olayın öncesinde marijuana aldığını ve cinnet geçirdiğini, bu yüzden de müvekkiline bir şey yapamayacaklarını söylüyordu ve insanlar marijuana kullandıkları iddiası ile polis öldürmek gibi suçlardan alacakları cezalardan kurtulabiliyordu. işte bu yüzden aniden esrarın insanları delirtmediğini keşfettiler. kongre, “pardon, esrar sizi delirtmez, çünkü bu mevzudan kurtulmak istiyoruz” kararına vardı. bir sonraki fikir, esrarın bir geçiş uyuşturucusu olmasıydı, onu kullanırsınız sonra başka bir maddeye geçersiniz. bu yönde hiçbir kanıt yoktu, ama buna karar verdiler. sonra 50'lerin başında başka bir şey oldu. marijuana, amerikan halkını zehirlemek ve yok etmek için kızıl çinliler tarafından abd'ye getiriliyordu. işte bu yüzden esrarı durdurmalıydık. ve bu minvalde devam etti. aslında, dediğim gibi, marijuana kullanımının zirvesi 70'lerdeydi, ama onlar zengin çocuklardı, bu nedenle hapse atılamazlardı. sonraları ciddi şekilde suç kapsamına alındı, biliyorsunuz, yoksul insanlar söz konusu olduğunda bu yüzden hapse gönderebiliyorlar. kabaca tarih böyle. detaylı tarih bir hayli ilginç.

eski adıyla zaire ırmağı şimdiki adıyla congo ırmağınınnın bir yanında kalanlar bonobo diğer yanında kalanlar şempanze oldu şeklinde iddialar var. anavatanı da congo. adı da bolobo şehrinden geliyor, yerlilerden araklanan bütün sözcükler gibi bozulmuş ama bu kez daha sevimli isim olan bonobo ortaya çıkmış.
Hayvan haklarını savunanları ve hayvan hakları dersini alan öğrencilerin bu insanların neden böyle bir mücadeleye girdiğini ve dersi anlaması için en temel konu hayvanların ahlaksal statüsü konusudur. Bu konunun böyle temel teşkil etmesinin nedeni bir hayvanı doğadaki cansız ya da hissetmeyen diğer canlılardan ayrı görmek veyahut onları da duyguları olan, hisseden ve ahlaksal statüleri olan, her şeyden önce bir canlı olarak görüp görmemek noktasında kilit taşı olmasıdır.
İnsanların hayvanlara davranışlarının etik bir sorun içerip içermediği sorusuna vereceğimiz cevap bizlerin hayvanlara karşı olan muamelesinde izleyeceği yolu büyük ölçüde belirlemiş olacak. Aslında bizim vereceğimiz cevap sadece izleyeceğimiz yolu belirlemiş olmayacak, bizim insanı, onun doğasını anlayıp anlamadığımızı da bir nebze olsun ortaya koyacak. Eğer kuşların zevk için vurulması, kürk olarak ‘değerlendirilecek’ kafalarının ezilerek öldürülmeleri, yetiştirilirken hayvanların içinde bulunduğu koşullar ve daha bunun gibi birçok davranış biz onların ahlaksal statüsünü kabul etmezsek normal, doğal davranışlar olarak karşılanacak.
Yüzyıllara birçok filozun ve özellikle tek tanrılı, ‘ilahi’ dinlerin etkisiyle hayvanların ahlaksal açıdan önemsiz varlıklar olduğu görüşü yaygındı. Hayvanların önemsiz bulmakla birlikte bazı insanlarda hayvanlara eziyet etmekten zevk almak gibi bir durumda söz konusu.
Burada hemen kısaca değinmemiz gereken bir şey var. O da hayvanların bir insan gibi olmasa da bir bitkiden, bir ağaçtan farklı olduğudur. İşte bu onların hislerinin var olması anlamına gelir. Hayvanların ahlaksal bir statüye yerleştirip, onlarında hisseden canlılar olduğunu kabul ettiğimiz noktada işte bizler hayvanların haklarını savunabilir ya da en azından bunun gereği olan şekilde kendimizin uyacağı davranış kalıpları yerleştirerek uygulamaya geçirebilir, etrafımızdaki insanlara örnek olabilir, hiç bir şey yapamazsak belki de insanların akıllarına ileride doğru cevabı verecekleri bir soru işareti takarız.
AHLAKSAL STATÜ
İnsanın zekâ, akıl ve duygular yönünden hayvanlar âleminde ayrı olduğu apaçık ortada. Bunun aksi olsa; yani dünyada bizlerden daha zeki ve akıllı varlıklar yaşıyor olsaydı şu an onlar bizim ahlaksal statümüzü tartışıyor olabilirlerdi.
Hayvanlarında hissettiği yönünde günümüzde herkes hemfikir. Yani bir köpeğe vurduğunuzda onun bağırması nedeni, onun buna programlanmış olması değil, onunda acıyı hissediyor olmasıdır. Buda demektir ki insanlar gibi hayvanlarda kendilerine, kendi açılarında bir değer veriyor, acıdan, kendini acıtmaktan kaçıyor.
İnsanın ahlaksal bir statüsünün olmasının nedeni insanın diğer hayvanlardan farklı olarak bir ahlak duygusuna sahip olmasıdır. İşte bu duyguya sahip olduğu için insanın yaptıkları doğru ve ya yanlış nitelendirmelere sahip olabilir. Bir hayvanın yaptığı şeyin yanlış olduğunu iddia edebilir misiniz? İnsanda ailevi ilişkiler geliştirmek, sosyal problemlerle ilgilenip onları çözmek, duygularını açıklamak, hislerini paylaşmak, savaşlar başlatmak, zevk için seks yapmak, dil kullanmak, planlar yapmak, yeni şeyler keşfetmek gibi hayvanlardan farklı olan daha birçok özellik vardır ve insan belki de bunlara sahip olduğu için hayvandan farklı bir statüde bulunabilir. Bunun dışında bir canlı olarak tamamıyla olmasa da eşit denebilecek derecededirler ve işte bu yüzden hayvanların haklarının olduğu iddia edilmektedir.
Ahlaksal hak terimi çok birçok anlamda kullanıldığı için bu kavramsal konu karışıktır. Bizim ahlaksal hak diyerek aslında kastetmek istediğimiz kanuni hakların yanında var olanlardır. Hayvan hakları konusunda bugün elbette her insan bizim ahlaksal hak anlamında ihlal saydığımız birçok şeyi yasal olarak yapabilir.
Hakkı biz üç anlamıyla ele alalım. Birinci olarak birisinin hakkı var dersek bu onun ahlaksal statüsünde olduğu anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda diyelim köpeklerin ahlaksal statüsü insanların ahlaksal statüsünden daha aşağıdadır diyemeyiz. Ahlaksal bir statünün varlığı bu anlamda bir hakkın var olması için yeterlidir. Böylelikle köpekler açısından onların kendi çıkarları olduğunu kabul eder ve çok önemli bir neden olmadıkça bu çıkarlarının zedelenmemesi gerektiğini anlamını çıkarırız. Çok önemli bir neden içine kansere tedavi bulmayı elbette rahatlıkla sokabiliriz ama kozmetik ürünler için yapılanlara cevabı hepimiz rahatlıkla verebilir miyiz bilmiyorum.
Hakların ikinci ve daha katı anlamına eşit düzeyde saygıdır. Bu bir kişinin haklara sahip olduğu söylendiğinde onların eşit düzeyde de saygıyı hak ettiği anlamı taşır. Yani bir kişinin çıkarları herhangi birinin kıyaslanabilir çıkarları kadar önemlidir. Örneğin bir köpeğin acı çekmekten kaçınmadaki çıkarının, ahlaksal açıdan, bir insanın acı çekmekten kaçınmadaki çıkarı kadar önemli olduğu varsayılmaktadır.
Hakların üçüncü ve daha da katı anlamda olanı yararlılığı aşan anlamıdır. Buna göre bir kişinin bir şey hakkına sahip olduğunu söylemek, en azından genelde, söz konusu yaşamsal çıkarın, o çıkarı korumak toplumun bütünü açsından dezavantaj oluşturacak olsa bile, korunması gerektiği anlamı taşımaktadır. Bu görüşe eleştiri çok rahatlıkla getirilebilir.
Yararcılık savunucularına göre doğru hareket yararlılığı en üst düzeye çıkarandır. Bunlar çekilen acılar karşısında kazançların dengelenip dengelenmediğiyle ilgilenen yani ‘etkilenen’ her canlının çıkarını göz önünde bulunduranlardır. İnsanların hayvanlarla eşit düzeyde saygı anlamında haklara sahip olduklarını ama yararlılığı aşanın biraz abartılı bir görüş olduğu eleştirisi getirilebilir. Bir yerde bu eleştiri makuldür de. Çünkü insanlarında bu haklara sahip olup olmadıkları bile şu gün tartışmaya açık bir konudur.
Dolaylı görev görüşüne göre, ahlaksal yükümlülüklerimiz yalnızca diğer insanlara yöneliktir; hayvanlara yönelik olan ve örneğin gereksiz yere acı çekmelerine neden olmamayı içeren her türden yükümlülük tamamen insanların çıkarlarına dayanmaktadır. Şu halde, bu görüşe göre, hayvanlara yönelik zulmün insanlar açısından dezavantajlar taşıdığını düşünmek için iyi bir neden yoksa hayvanlara yönelik zulmü lanetlemenin de ahlaksal bir temeli bulunmayacaktır. Ancak dolaylı görev görüşünün aksine hayvanların ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünüyor ve dolayısıyla haklara sahip olduklarını iddia ediyoruz.
Yeni sevgili olunan ortamlarda her zaman kızların çantasında ve bazen erkeklerin ceplerinde naneli ferahlatıcı şeker bulunurdu. Bunlar, her zaman diş fırçalamaya zamanı olmayan ve sigara içen insanların sevgili ihtimalli bir günde kuruyemişçiden sigara alırken birden aklına gelip satın aldıkları şekerlerdi. Bana aşkı anımsatıyorlardı, nane kokusuyla ve parlak ambalajlarıyla yeni birinin benden hoşlanabilme ihtimalini taşıyan heyecan verici erotik duyguları uyandırıyorlardı. Bu duygular bedenim ve aklımın işbirliği içinde olduğu zamanların ürünleriydi. Bazen yan yana duran bira şişeleri, siyah poşet, tanımadığım bir cep telefonu ve naneli şekerler.
Bir gün naneli şekerimin kâğıdını soyarken ve onu ağzıma atarken bir arkadaşımın on altıncı kattaki evindeki balkonunda ayıldım…
Bütün gündüz içmiştim, balkona çıkmıştım ve intihar etmek istersem bunun kolay olup olmayacağını denemek için on altıncı kattan aşağıya kendimi bırakıyormuş gibi numara yapmaya başlamıştım. İçimden bir güç beni alıp geri çekiyordu. Ölmemem gerektiğini söyleyen tuhaf bir manyetik enerji vardı bedenimde. Aşağıya baktıkça başım dönüyor ve bedenim isteğim dışında irkiliyordu. Onu gerçekten hissetmek istedim ve biraz daha eğildim aşağıya doğru. Küçücükleşmiş görüntülere korka korka bakarak korkumun ve içgüdülerimin üstüne giderek sarktım balkondan aşağıya. Benim dışımda bir şey, biliyordu aşağı düşersem kesinlikle öleceğimi. Benden daha iyi biliyormuş gibiydi. Çocukken lunaparklarda hissedilen heyecan verici korkunun biraz daha heyecansız biçimiydi bedenimi saran. Arada incecik bir sızı şeklinde merak duygusu da vardı aklımda, bir şeylere karşı. Aklımdaki merak duygusu bedenimdeki korku duygusunu bastıramıyordu bir türlü. Bedenim aklımdan üstündü bir taşıyıcı olarak. El üstünde tutulan, başka bir canlı tarafından taşınan düşüncelerimden oluşan aklım ise bir yerden sonra emir veremiyordu bedenime. Bendeki emir komuta zinciri bu şekildeydi demek ki… Taşıyan ve ayakta tutan şey olarak bedenim, kendine emirler vermesi için yetiştiriyordu aklımı. Aklım onun ölümünü ve yok oluşunu onayladığında bedenim darbemsi bir şey yaparak sesini yükseltiyor ve aklıma” haddini bil” diyordu sanki. İçeri geçtim ve salonda sızmış bayan misafirin yanına kıvrılıp ona adını sordum. Uyandı, ağzı içki kokuyordu ve rimeli akmıştı. “Pelin” dedi kısık bir sesle. Battaniyenin altına girmek istediğimi ve çok üşüdüğümü söyledim. Yalandı bu. Sadece onun bedenine yaklaşmak, tahrik olmak ve sonunda onunla sevişmek istiyordum, büyük ihtimalle bunu zaten biliyordu ve “üşüme gel tabi” dedi. Büyük bir evde parti verilmişti ve onun için kısık sesle konuşuyorduk. Birçok erkek birçok kızla birbirini beğenmiş ve odalara çekilmişti. Biz geriye kalan son çift olarak birbirimize kalmıştık. Diğer insanlar söylediklerimizi duyup ertesi gün dalga geçmesinler diye kısık sesle konuşuyorduk. Benim erkek arkadaşlarım ve onun kız arkadaşlarından oluşan insanların olduğu bir ortamda bulunduğumuz için, tanışma konuşmalarının duyulması ileride problem olma olasılığını taşıyabilirdi. İkimizde böyle düşünüyorduk ama kısık sesli konuşmamızın arkasında “başkalarının uyuyor olduğu için rahatsız olmasını istemememiz” yalanı duruyordu. Kimsenin uyuduğu falan yoktu.
—Ne yapıyordun balkonda?
— Yıldızlara bakıyordum çok güzeller.
— Hımm ben de çok severim yıldızları. Her zaman gittiğimiz bir tatil köyü var, orada geceleri yıldızlar...
Ben avucumdaki terli elinin tedirginliğini avuçluyordum. O ise bende bir erkeğin sert, nasırlı ellerini. Yine sokaklarda başı boş köpekler gibi dolaşıyor, bu yersiz yurtsuz sevdamızı kusacağımız bir dulda arıyorduk. Az sonra gün akşamla öpüşecek, bir iş bulmayı başarabilenler evlerine dönecek, kalmış sevgi kırıntılarını yemek yedikleri kapta katık edip, söyleyemedikleri sözcüklerin hazımsızlığıyla ağrılar çekeceklerdi. Bizim için akşam yoktu. Karanlık ilgilendiriyordu bizi. O, şehrin üzerine çekilecek olan kara perde. Sonra bizim sevda oyunumuz kim bilir hangi kapalı mekanda gösterime girecekti?
Benim neyimi sevdiğini bilmiyorum. İşim yok, çirkinim, sihirli, süslü sevda sözleri fısıldayamam. Geleceğim yok. Geçmişimi bana yabancı. Gözlerimmiş dediğine göre. Baktım mı içine bakıyomuşum, karşımda kendini çıplak gibi hissediyor, beni sevdikçe çıplaklık duygusundan kurtulacakmış gibisine geliyormuş. Anlamıyorum bunu, bakma o zaman gözlerime dedim bir gün. Bırak git beni. Ağlayarak giderken onsuzluk, kendini hemen sol yanımdaki boşlukla belli etti. Sonra yine çalıştığı dükkanın bulunduğu o pasajın kapısında buldum kendimi. Akşama kadar bekledim. Güvenlik görevlileriyle inceden inceye kesiştim. Akşam olup da o işyerinden çıkarken hiçbir şey söyleyemeden yine o soğuk ellerimiz buluştu, ısındı. Şimdi akşam çökerken yine bir apartman bodrumu arıyoruz. En son birlikte olduğumuz apartmana doğru gidiyor ayaklarımız. Alt katta benim büyütüp sonra artık besleyemeyecek duruma gelince bir apartmana gelin yolladığım köpeğin sahibinin apartmanı. Bodrumunda su saatlerini tamir ettiğimde henüz onu tanımıyordum. Burası da benim bir işyerim sayılır. Gözlerden uzak bir yer ararken gel seni işyerime götüreyim demiş ve onun anlamsız bakışları altında kendimizi burda bulmuştuk. Yine bodruma iniyoruz. Sonra tomurcuklar açıyor, taze yeşil yapraklar dal uçlarında bitiyor, ıssız sokaklar yerli yerinde, işçiler gece vardiyasında, biz kendimize birbirimizden evler yapıyoruz. Sessizlikten, karanlıktan ürktüğümüz yok, kendi soluk alıp verişimiz bize en büyük armağan. Bodrumun karanlığında elim bir kalın ipe takılıyor. Bir elim saçlarında, diğerinde ipin burgulu dolanan tenini okşuyorum. Bir yanım sıcacık, bir yanımda bilmediğim bir yolculuğa çıkmanın heyecanı. 'Bu oğlanda korku morku yok anam, bu oğlan bir afat' derlerdi kadınlar. Küçükken elimle öldürdüğüm yılanlar geliyor aklıma, sonra şehre geldiğimizde o büyük evlerin bahçeleri ve meyveler. O meyve bahçelerine dalmakla geçerdi bazı günlerimiz. Bir defasında daldığımız kiraz ağacının bahçesinde yine oynaşırken üstümüze gelen köpekle bölünürken yasak zevkimiz, yine yalnız kalmıştım. Kaçmadım, niye kaçmadım bilmiyorum. Köpek üstüne gelirken ben onun ne kadar güzel bir hayvan olduğunu düşünüyorum. Sıktığım boğazıyla birlikte köpeğin gözlerinden boşanan yaşlar sıkılı elimi gevşetmiyordu ama içimde bir şeyleri eritiyordu. Sadece kendimden korkuyordum ben. Köpek yanıbaşıma düştüğünde ben de cebimden üçgen mendilimi çıkarıp bacağımdaki yaraya sardım, kirazlarımı şehit olmuş köpeğin üzerine serpiştirdim. Bodrumun karanlığında onu saran ellerim birden bacağımdaki yaraya uzanıyor. Boğazımdaki karıncalanmanın ipi okşadıkça geçtiğini farketmemle ipi toplayarak montumun cebine atmam bir oluyor. Bodrumdan dünyaya açılıyoruz, gemimiz tamtakır. Yelkenlerimizi kaybettiklerimle şişiriyorum. Bir deniz üstündeyiz. Gemi fırtınaya yakalanmış. Günü onun terli teninde bitirdim ben, sonrası yok, hatırlamak istemiyorum. Sonra ben yine kaldığım barakanın yolunu tutacağım, sonra barakanın duvarlarına sabaha kadar olmadık resimler çizmeye devam edeceğim. Duvarlar dolunca yaptığım badananın beyazlığına küfrediyorum. Her yeni resmimin, eski figürlerimin mezarı üzerine kuruluyor olmasını bir türlü kendime yediremiyorum. Bir duvarcı ustasını kafalasam, bana bir temiz duvar yapsa, sayfaları olsa, indeksini ben yapsam, sıkıldıkça duvarları birer sayfa gibi açıp geçmişimi seyretsem. Bir gün resme dökecek bir şeyimin kalmaması korkutuyor beni, boyaların anlatamayacağı, hiçbir rengin açıklayamayacağı bir durağa uğramak düşüncesini kafamdan atamıyorum. Rüyalarıma giriyor, fırçayı boyaya batırıyorum, duvara sürene dek kuruyor fırça. Boyadan değil diyorlar senin artık pilin bitmiş, gülüşüyorlar, dağıtıyorum suratlarını, bu defa da dökülen dişler gülüşüyor. Uyanıyorum. İşe giderken cebimdeki sigara paketine uzandığımda elime gelen ip boğazımdaki karıncalanmayı hatırlatıyor yine. Artık benim de bir tikim var. İpi kaldırıp atıyorum sedirin üzerine. Duvarda çizdiğim sokak resminin bir yerine kafamda bir direk yerleştiriyorum. Sokak lambası yapmayacağım o direği. Belki bir telefon direği olacak, duyuşamayan insanların anlatamadıklarını anlatacak. Evden çıkarken aklımdaki bu ayrıntıları bir gün bir yazarın yazabileceğini düşünüyorum. Söylenmemiş söz, kurulmamış hayal var mı ki bu dünyada? Bunu düşünmeyi bırakarak, akşam pasajın önünde buluyorum kendimi yine. Güvenlikçilerle kesişmiyorum, artık güvenlikleri için bir tehlike arzetmediğimi anlıyorum. Akşam kalabalığında koşuşan insanların neye güldüklerini, ağladıklarını, ne yediklerini, nereye koşuştuklarını, niye koştuklarını biliyorum. Boğazımda yine bir karıncalanma. Onun bir gün gözlerimden kaçacağı düşüncesi ile ürperirken saat sorduğum adamın önündeki oyuncaklar bana hiç ulaşamayacağım, tatmayacağım bir duygunun olduğunu hissetiriyor. Aklımdan çocuğuma oyuncak alma ihtimali geçerken bu olmayacak şeye takılıyorum. Köküm de belli değil zaten, ve duvarlardaki resimlerden başka bu dünyaya bir iz bırakmadan gideceğim düşüncesi rahatlatıyor. Köküm yok, kök de bırakmayacağım. Bugün hastaymış gelememiş. Pasajın önünden ayrılırken eski pazara uğrayıp barakanın uzanamadığım yükseklikteki yerlerini de kullanmak için bir sandalye almayı düşünüyorum. Bulduğum sandalye işe yarıyor. Artık uzanıp yukarıları da boyayabilirim. Lambam ise hala ortalıkta. Tavana bir kanca tutturup lambayı yukarı çıkarmalıyım. Köşe biriken şişelerle birlikte bizim amatör yazar, korsan kitap tüccarı geliyor aklıma. Her hafta sonu haftalığının yarısını bir tekel bayiine bırakıp şişeleri şıngırdatarak gelir. İçeriz, benimle iyi içiliyormuş, kafa şişirmiyormuşum. Anlattıklarını gözlerimle anlıyormuşum, biliyormuş. Aynayı alıp baktım gözlerime, bu gözlerde ne var? Çözülmüş bir sırrın mahzun duruşu gözlerimin orta yerinde. Beni şaşırtan bir şey kalmadı sanki. Her şey yerli yerinde, kitabınca, şu kurulu tıkır tıkır işleyen hayatta peşinden sürüklenecek hiç mi bir şey yok? O peki? O bir gün gidecek biliyorum. Tedirginliğini bende bırakacak, avuçlarımda eriyecek bana bıraktığı son şey de...Sonra..Sonrası yok işte. Boğazım karıncalanıyor. Şişenin birinin dibindeki birayı yudumlayıp, yazarın son hikayem diyerek bıraktığı kağıda uzanıyorum. Uzayıp giden iç dökmesinin ardından bir paragrafta takılıyorum.
Envai çesit kadin dergilerinin, "erkegi tanimanin on etkili yolu, onu nasil kafeslersiniz, nasil bir asik?" gibi çesitli derin mevzulari 52 punto basliklarla girdigi bir yüzyilda yasiyoruz. Herkes basarili, dogru, mutlu, uzun iliskilerini gördügü yerde tanima; buldugu anda da birakmama pesinde. '' Iddia ediyorum- ki aslinda etmeme gerek bile yok, öyleler- bu yazilanlarin hepsi zirvadir sevgili hemcinslerim. Bu kadar siglikta yüzmekte güçlük çeken akli selim kadinlar, kendi engin deneyimlerini yakin çevrelerine yayarak bir aydinlik savasçisi olma misyonunu üstlenmeye çalisiyor. Mesajlar iki kisiye ulasiyorsa, üçüncüye gitmiyor. Artik bu konuya el atma zamani gelmis de geçmistir! Iste size erkek milletinin tutarsiz, dengesiz, öküzce davranislarinin iç yüzü ve bu insani verem eden davranislara karsi kitlesel savunma ve saldiri teknikleri. 1- Ilk gece olmaz... Olmaz, diyorum! Hiçbir erkekle ilk geceden yatmayin. Bunu Cosmopolitan da söylüyor. Nedeni de sonuçlari da her zaman ortadir. Bu noktada Cosmo editörleri yüksek ihtimalle "süründürün, kudurtun, birakin sizi elde edemeyecegini düsünsün" gibi içi bos ama sonuç getiren tavsiyelerde bulunuyorlardir. Ben isi bir adim daha ileriye götürüyorm. Hanimlar hazir olun sizlere büyük bir hizmette bulunup, isin "Çok yatasim geldi, atin ölümü arpadan olsun dedim, veriverdim... S.çtik mi?" kismini açikliga kavusturacagim. Simdi bu adami tekrar görmeyi gerçekten istiyor musunuz? Önce düsünün ve kararinizi verin. Sonra basiniza is açmayin. Evet mi? O zaman... Iste bu ihtimal karsisinda yapilabilecekler... Size sorulma ihtimali %99 olan "Nasildi?" sorusu bu durumda kritik noktayi olusturuyor degerli hemcinslerim. Bu soruya "olaganüstüydü" gibi bir yanit verdiniz mi bilin ki ayvayi yediniz. Bundan sonra yapacaginiz her iletisim girisimi "Off, iyi ki bi yattik, hatun kötü yapisti bana" türevinden erkekler arasi dedikodulara meze olmanizdan baska bir ise yaramayacaktir. Yapmaniz gereken tek sey gözlerinizi kirpistirip "Fena degildi... ama sakin yanlis anlama, belki de ilk kez sevistigimiz içindir" demek. Sevgili meslektaslarim artik bilin ki ikinci bir geceyi garantilediniz demektir. Bu oyunu böyle sonsuza kadar sürdürebilirsiniz. Artik bu mevzu onlar için bir onur meselesidir. Pasam siz orgazm olana kadar rahat bir uyku yüzü görmeyecektir. Eger daha da ileri gidip de, bir erkegin hazin yikilisina tanik olmak isterseniz "fena degildi" gecesinden sonra onu bir daha hiç aramayin, telefonlarina bile çikmayin. Hafizasindaki yerini sonsuza kadar garantilersiniz. Yattigi kadini mutlu edememis, bir de üstüne üstlük aninda postalanmis bir adam, bacagi kirilmis bir at gibidir. Sorarim size, bu at nereye kadar gidebilir? Bir erkek için unutulmaz olmak istiyorsaniz,hayatinizi onunla beraber geçirmemeyi göze almalisiniz canim hemcinslerim. Unutulmaz, bulunmaz, biricik... olma takintili küçük hanimlara duyurulur. Asla, birlikte oldugunuz bir erkek için bu sifatlara sahip olamazsiniz. Onlar, her zaman baskalari olurlar. Bunu sakin unutmayin. 2- Arasam da mi saklasam, aramasam da mi saklasam Iliskinin ilk günlerinde, bu telefon konusu, karin agrisi mahiyetinde düzenli olarak tezahür eder. "Bugün aramadi, arasam mi? Simdi arasam yanlis anlar mi?" gibi lamsiz, saçma sapan hezeyanlar içinde bogulup gideriz. Niye? Inanin hiç bir fikrim yok kizlar. Erkeklerde buna benzer herhangi bir tribal bulguya rastlanmamistir, rastlanmayacaktir. Arkadaslar, kural basit: Aramiyorsa, aramayacaksiniiiiz! Niye? Herseyden önce "Kiz üstüme kalacak, bana baglanmaya basladi galiba..." türünden paranoyakça düsüncelerin önünü almak için. Aramayin, mesaj atmayin, çaldirmayin. Diyelim ki elinize hakim olamadiniz, aradiniz. Pratik zekâli olun, hemen yazmaya baslayin. "Sunum, bunum sende kalmis ya da sende bilmemkimin numarasi var mi?" bahanesi sahane bir nedendir. Üstelik %100 garantilidir. Zaten konusmanin gidisatindan olayin ne tarafa dogru segirtecegi belli olur. Dialog ya "yarin görüsürüz." ya da "kendine iyi bak" diye bitecektir... Ilkiyse mesele yok, hayat mükemmel.Ama yok, ikinci iletisim modeli söz konusuysa ve sizin bu adamla ilgili çok hain planlariniz varsa, kollarinizi sivayin dügmeye basin.Modelimizin adi "bese bir ölçüsü" . Bu iletisim modelini, ondan gelen her bes aramaya karsi bir arama olarak açiklayabiliriz.Bese bir çok kasarsa, üçe bir, ikiye bir gibi mekanizmalar üretebilirsiniz. Bu sizin dayaniklilik derecenizle parallelik gösterir. Bu kati rejimi sonunda bozmaktansa, siz de bünyenize uygun makul bir rejim seçin. Sonra kendinizi iradesiz bir haspa gibi hissetmeyin. Söylemesi.Eger iki defa üst üste aramazsa, bir kerelik "bire bir" ölçüsünü deneyin ve havayi koklayin. Baktiniz ki hazret kaf dagina dogru paket tur programi satin almis, telefonu derhal kapatin. Numarasini da aninda silin. Hayata kaldiginiz yerden devam edin. 3- Seni sevdigimi de nerden çikardin? Hanimlar, sonunda olan oldu ve köpekler gibi asiksiniz öyle mi?? Yazik size!... Ama madem is isten geçti ve suurunuzu kaybettiniz. Bu konu için de bir iki önerim mevcut.Ilk olarak karsi taraf "seni seviyorum" demeden sakin ama sakin gaza gelip ilan-i ask etmeyin.Bu durum aniden tezahür edebilir. Misal kirk a bir size çiçek almistir da sevinçten ateslenip halüsinasyon görecek durumlara gelirsiniz, maazallah agzinizdan çikani kulaginiz duysun. "Banaag suuveggdii..." acizligiyle o sakincali iki kelimeyi sakin söylemeyin. Kibarca tesekkür edin. mümkünse daha sonra o çiçekleri çöpte görmesini saglayin.Ya da mutlu bir gecenin sonunda, arkadasin gögsüne yatmis ne kadar sansli bir kadin oldugunuzu falan düsünüyorsunuzdur, bu ultra romantik anda kendinizi bir anligina kaybedip de dönüp söyleyiverirsiniz, ortalik saniyesinde antartikaya döner. Arkadasimiz gözlerini tavana diker, geçici bir katatonik sürece girer. "Allahim, bana ne dedi? Bu kadin bana ne dedi ya... Mahvolmus bir erkegim artik ben. En yakin çikis neresi? Pencere kapali mi? 4 kattan simdi atlasam, ölür müyüm, sadece ayagim mi kirilir?" Gibi binlerce düsünce topu topu bes saniye içinde kafalarinda elli tur atar. Sonra bos bos size bakar "Ben de canim." Deyiverir. Dünya basiniza yikilir. Oracikta tas kesilirsiz, pismanlik denen cehhenem atesinde cayir cayir yanarsiniz valla... Ne zorunuz var, deli misiniz? Yapacaginiz tek sey karsi taraftan böyle bir sevgi talebi gelmedigi sürece agzinizi siki tutmaktir. Ola ki karsi tarafin içineki öküz bir anlik uykuya daldi ve bu iki keime agzindan çikiverdi. Ne yapacaksiniz? Basit, Duymamis gibi... Konuyu bölmeden, aynen devam edeceksiniz. Bu...iste bu tam bir soguk dus etkisi yapacaktir. Iki dakika sonra da durup, "Sen demin beni sevdigini mi söyledin?" diye sorarsaniz iskence tadindan yenmez... Ama madem çok seviyorsunuz ve az çektirmek istiyorsunuz, bu sevgi sözcüklerine kisik bir "ben de" ile karsilik verebilirsiniz. Ama sonuçlarina katlanirsiniz. Söylemedi demeyin de... 4- Kiskançlik benim dogama aykiri bi' kere. Akli selim kadinlarin kiskanç adamlardan hoslanmadigi varsayimiyla bu maddeyi yaziyoruz. Yok, kiskançligi bir sevgi gösterisi olarak adlandiriyorsaniz, kendi kiskançliginizdan da gocunmuyorsaniz bu maddeyi okumadan geçebilirsiniz. Zira kiskanç kiskanç partnerinizle birbirinizi kiskaçlayabilirsiniz. Alan memnun, satan memnun yuvarlanip gidersiniz. Hanimlar, kan basinciniz yükseldikçe, kanin beyninize siçramasi daha muhtemel bir hal alir. O yüzden kendinize hakim olun, elinizden geldigince nabzinizin normal atmasini saglayin. Aksi taktirde kiskançlik gibi çok gereksiz bir duygunun pençesine düsmeniz neredeyse kaçinilmaz. Gece geç gelen telefonlar, meçhul bir aramada 100 metre kadar ileriye açilmalar gibi nedenini sormayi gururunuza yediremeyeceginiz ama sormadan de edemeyeceginiz bir takim davranislar ruh ve beden sagliginiza geçici hasar verebilir. Simdi ne yapacaksiniz.Agatha Christie olacaksiniz! Karsi tarafi bunaltip, ürkütmeden olayin iç yüzünü ögreneceksiniz. Olasi kurgulari ve olaylar karsisinda neler yapacaginizi bilmiyorum. Ipucu toplamak ve olaylar arasinda baglanti kurmak zaten dogustan getirdigimiz bir yetenek. Sakince etrafi kolaçan edin. Tüm bunlari yaparken sükunetinizi koruyun. Söyleyeceginiz her sey ileride delil olarak aleyhinize kullanabilir zira.Çünkü siz kiskandikça, arkadas kendini hint kumasindan zannetmeye baslayip, tepenize çikacaktir. "Vay be! Ben nasil bir erkekmisim böyleh!" diye ebleh triplere girecek. Sonra durumu kontrol edemeyeceksiniz.Ne gerek var bir Frankestein yaratmaya.... Dr. Frankestein'in basina gelenleri hatirliyorsunuz degil mi? Sonra "Ben... ben bir canavar yarattim" diye kendinizi daga tasa vurup, zirlamayin. Sözün özü, kiskanmayin... Kiskansaniz da kiskanmiyormus gibi yapin. Elin adamini simar simar simartmayin. Hepsi yoldan çikmaya pek bir tesnelerdir zaten. Baktiniz ki aslinda kiskanmakta haklisiniz, bir boynuz durumu mevzu bahis. Göze göz kurali ortaçagda kaldi bayanlar."Simdi onu öyle bi' aldatacagim ki kafasi tavana vuracak." Tribinden zararli çikan yine siz olacaksinizdir. Böyle bir durumda en iyi yolunuza sagdan devam etmektir. Edindiginiz tecrübe sizi zaten bu oyunda 1 Level daha yukari çikarmistir. Dayaniklilik ve Güç hanenizdeki rakamlar ikiye katlanmistir. Bunu size tanrinin bir hediyesi olarak kabul edin ve oyunu "save" edin. 5- Ilahi kapris komedisi. Sevgili fikri hür, vicdani hür kadinlar bu son maddemizde kapris meselesine deginecegiz. Oldukça nazik bir konudayiz anlayacaginiz. Çünkü birden fazla degiskeni olan, neresinden tutsaniz elinize yapisan bir durum.Simdi, çocuklugumuzdan bu yana bize zirlayarak her seyi elde edecegimiz zerk edilmedi mi? Dudagimizi büktügümüzde sirin bulunmadik mi? Bu birinci faktör. Iki. erkek denen millet için güç gösterilmedikçe güç degildir. Çogu da koruyup, kollayacaklari beceriksiz kiz çocugu teranesini pek sevmezler mi? Sonra da kapristen hiç hazetmediklerine dair ulu orta konusmalar yapmazlar mi? Varan üç. Akli selim kadinlar olarak, hakedene elimizden geldigi çekilir bir hayat sunmaya çalissak da arada bilinçaltimiz pört diye açiga çikamaz mi? Peki, bazi kadinlarin hayatlarini naz ve kapristen kazandigi yalan midir? Seslerinin en tiz, en çocuksu halini kullanarak: " Ama ben o pantolonu çok begendiiiim..." diyerek, sahit oldugumuzda bizim bile tüylerimizi kaldiran cizirtilar çikarmazlar mi? Peki genelde cevap ne olur: "Alalim askim." Iste o zaman en yakin duvara kosarak kafa atmak gelmez mi insanin içinden?.. Gördügünüz gibi olay biraz karisik. Bu kisir döngüden yakamizi nasil kurtaracagiz ey kadin milleti? (Kurtarmak isteyenlere konusuyorum tabii.) Şimdi öncelikle kapris sever, sevgilisinin babasi-hamisi olmaya merakli adamlardan uzak duracaksiniz. Zaten onlar da sizi sevmez muhtemelen. Nedenini anlamasalar da, içten içe sizden hiç hazetmezler. Böylece içinizdeki kapris potansiyelini tetikleyebilecek en önemli faktörden kendinizi uzaklastirmis olacaksiniz. Peki bunu neden yapiyoruz? Erkekler için mi? ne münasabet! Öz be öz kendi özsaygimiz için. Söylenmek, sikayet etmek gibi eylemleri içinizden yapacaksiniz. Kaprisin pörtleyecegini hissetiginiz anda ona kadar sayacaksiniz. Bu maddede sunu eklemeden geçemeyecegim. Kapristen arindiginizda da level atlamis oluyorsunuz. Yalniz artik, çiçek, böcek,ilgi, simartma gibi size kendinizi iyi hissetirebilecek bonuslar da hayatinizdan çikartmis oluyorsunuz. Zira aglamayana da meme vermiyorlar hayatta biliyorsunuz. Hayatinizdan bunlari çikarmaya hazir misiniz? Aferin. Son Söz: Çok degerli hemcinslerim. Bu küçük kitapçigin elbetteki pek çok eksigi var. Buraya kitabe yazsam yetmezdi zaten. Genetik midir nedir, genelde Clint Eastwood görünüslü, Lee Van Cliff ruhlu adamlara kayar gönlümüz. Sonrasi... Üzüntü ve muz kabugu. Bu el kitapçigi bu tür adamlara karsi önlem olarak hazirlandi. Piyasada az da olsa domuz yagi ihtiva etmeyen ürünler de var tabii... Bulursaniz, degerlendirin benden söylemesi. Hep hatirlayin, hayattaki en büyük basari kriteri, suursuz bir serseriyi kendine asik etmeyi basarmak iyildir. Illa önemli bir seyler yapmak istiyorsaniz quantum fizigiyle falan asmanizi, eforunuzu bilime, edebiyata, ölü dillere falan kanalize etmenizi tavsiye ederim. Inanin geri dönüsü daha tatminkâr olacaktir. Isteyen bana ulasabilir. Belki bilinçli tüketici dernegi falan kurariz.
Çok erkendi uyandığımda. Karnım ağrıyordu. Kendimi iyi hissetmiyordum. Aynanın karşısına geçip biraz düşündüm. Hazırlanıp çıktım.Soluksuzdum.Kan dolaşımım yüksekti. Aşıktım. İremin doğum günüydü....
Hala çok erkendi. İlkokula başladığım günki gibi hissettim kendimi.Kendimi ; kendimde hissetmek için iki carlsberg içtim. Önceki geceden beri içiyordum zaten. Hediye seçmek için hep geç kalmışımdır.Ve hep yeteneksizimdir. Çok uğraşmama rağmen aldığım hediye yeniden ve yeniden basitti. Bir adüsyon kağıdına bir şiirin atom bombası yemiş halini yazdım. Hediyeyle birlikte aynı pakete koydum. Vapura uzanırken küfrettim. Temmuz ayını sewmiyordum. Eğer istanbuldaysam yazların hiç bir kısmını sewmiyordum zaten.. Yol çok uzun duruyordu. Belkide gitmemeliydim. Geri dönüp uyamalımıydım? Karar veremiyordum. Aşk başka neydi ki?
köpekler, paramparça aşklar ve köpekler, repertuar köpekleri, rezervuar köpekleri, sahiplerine benzeyen köpekler, yasaklı