kubur denemeleri harf...(ekolu okuyunca çok zevkli oluyor)
Ve morojeli tırnakları klavyenin tuşları arasında nihayet fink atmaya başladı... departmanından
Düşündü ve yıllar öncesine kısık gözlerle gidiverdi. Yıl 1995 falan o zamanlar Taksim tayfası, Kadıköy tayfası, Bakırköy tayfası gibi abuk subuk bölünmeler vardı. Henüz ne Slayer ne de Iron Maiden Türkiye'ye gelmemişti.Eski Kemancıda bira 250bin liraydı. Beyoğlu'ndaki dükkanların tabelaları şimdiki gibi ahşap değildi. O yıllarda sadece günü yaşardık. Pek istikrarlı işlerimiz yoktu. Ne çok paramız ne kredi kartlarımız ne de sürekli alışveriş ettiğimiz supermarketler...
Cara's orda, ben gittim. Visitmalta sitesi cafe araması yapıp 0 result diyebilir. Ama ben gittim gördüm oturdum ve sıcak çikolata içtim. Akşamları, yanıbaşından vızır vızır arabaların geçtiği yoldan büyük saksılı yeşilliklerle ayrılmış cafe önündeki kalabalık kuyrukta ben de bekledim.Simone'un her deniz dönüşünde amaretto içmesine eşlik ettim.Nikolai'ın son gününde Maria ile orada günü, güzel bir dönemi bitirdik. Saksilar ile yol arasindaki kaldırımda, o benim hapşırmamı taklit ederken gülerek ayrıldık. Cara's adında bir cafe var orda.Sliema Garden'in tam karşısında.
sadece mutfak harcaması 421 milyonmuş !!!
Şurada bahsetmiştim gideceğimden. Çok iğrenç eleştiriler almama rağmen konunun o tarafına hiç girmeyerek izlenimleri paylaşmak isterim. Aldığımız bir sürü oyuncak, çocuk bezi, giyecek gibi şeylerden hiçbirini kendi elimizle veremedik. Girişte bir tutanakla hepsini teslim aldılar. Bu olaya biraz sinirlenip üzüldük ama vardır bir nedeni diyerek daldık içeri. Aslında daldık kelimesi ne kadar doğru bilemiyorum. Başka bir dünyaya girdik falan gibi birşeyde olabilir. Eğer birgün giderseniz ilk göreceğiniz şeyin ne olacağını söyleyeyim size. Beni kucağına al, beni omzuna al diye sana saldıran, yalvaran, ağlayan, gülen, o umut dolu gözlere sahip bir sürü çocuk. Düşünemiyorsunuz bile. Hemen alıyorsunuz birini omuzunuza. Beni gezdir diyor. 10 m2'lik odada nereyi gezebilirsiniz? Zaten odanın bir ucundan bir ucuna gitmenizle beraber sıradakiler sizi zorlamaya başlıyor. Ayaklarınıza yapışıyor, bacaklarınıza sarılıyorlar. Tepedeki için dünyanın en güzel dakikaları geçerken, aşağıdakiler diğeri insin diye onu çekmeye başlıyor. Korkunç bir rekabet var aralarında. Hepsine yetişmeye çalışıyorum, sıraya koymaya çalışıyorum ama olmuyor, hiç kolay değil... Omuzlarım çürüdü. Terledim. Nefes almak için dışarı kaçıyorum. İçeri bir daha giremedim ama bence herkesin yaşaması gereken bir deneyim. Allah izin verirse bundan sonra fırsatları kollayıp onları unutmamayı düşünüyorum. Şimdi olayı biraz farklı boyuttan anlatmak istiyorum. Birinin burnu akıyordu, selpak istedi. Eşim verir vermez hepsi selpak selpak diye tutturdular. O an anladım oyuncakları neden kapıda teslim aldıklarını. Aralarındaki paylaşım, kıtlıktan dolayı çok dikkatli yapılmalı ve bu kırk yılda bir gelen insanlara yaptırılmamalı. Eğer küçük çocuğunuz varsa, yuvaya gitmeden önce mutlaka sormanız gereken birşey var. Çocuklar arasında herhangi bir hastalık var mı? Bizi hiç uyarmadıkları için hemen daldık ortama. Eşim hemen farkedip alam omuzuna falan dedi ama nasıl almamki? Neyse, çocuklar su çiçeği geçiriyormuş. Eğer küçük yaşta geçirmediyseniz, yetişkinlerde daha büyük tehlike aslında. Aklınızda bulunsun. Örneğin biz bu etkinliği kalabalık bir grup halinde planlamıştık. Sonradan bize katılanları uyarmamızla, gelenlerin yarısından çoğu girmedi, giremedi. Gittiğimiz çocuk yuvası E5 göztepe köprüsünde. Kapasitesi 96 kişiymiş ama 33 çocuk var şuan. Sanırım 2 bebek var diğerleri 0-6 yaş gurubu. Anadolu yakasındaki tek 0-6 yaş gurubu çocuk yuvası. Anlatacak çok şey var aslında ama vaktiniz varsa gidin kendi gözlerinizle görün. Ben para yardımı yaparım, sevabımı alırım mantığından uzaklaşmanız umuduyla. O çocukların cidden sevgiye ihtiyacı var. Lütfen gidin görün. Korkmayın ölmessiniz.
ceplerinden vazgeçemeyenler departmanından...
ceplerimi seviyorum! evet onlarsız yaşamak benim için zor olurdu. bugün birdenbire geliverdi aklıma. onlarla ilgili bişeyler yazmak istedim. ben çanta kullanmayan -kullanmaktan da pek haz etmeyen- biriyim. aslına bakarsanız çanta kullanmamamın temel nedeni buna ihtiyaç duyacak kadar çok şey taşıyo olmamam. diğer kızlar gibi, nemlendirici krem, parlatıcı, ayna, günlük, beş-altı tane toka ve bilimum ıvır zıvırım olmadığı için yanıma aldıklarım para ve cep telefonumdan ibaret oluyo. tabii bi de kış günleri için bi kutu selpak! bu kadarcık şey için çantaya ne gerek var? işte sevgili ceplerim bana bu konuda çok yardımcı oluyo ve bu yüzden hep bol cepli, geniş pantolonlar alıyorum. aile fertleri bu duruma acaip şekilde takmış durumdalar. beni neredeyse "umutsuz vaka" olarak adledecekler. bi genç kız olarak cıvıl cıvıl, rengarnek giyinmem gerekirken bu asker pantolonlarını, sıkıcı yeşil tonlarını neden tercih ediyo muşum? bunun insanlara dert olması çok ilginç aslında. "üniwersteye geçince düzelir" şeklindeki yorumlarıysa ayrı bi dert. sanki bu ruhsal bi problemmiş ya da üzülesi bi durummuş gibi her seferinde altını çizmeleri sinirime dokunuyo. her ne kadar kafa sallayıp geçsem de, babamın beni her gördüğünde "bak bi cebin boş kalmış, orayı da doldursaydın" ya da annemin "gene sallanıyo o ipler her bi yanından" şeklindeki tacizleri bana ya sabır çekme alışkanlığı kazandırdı. bırakın yaws, ben ceplerimle mutluyum. gereken herşeyi yanıma alabiliyorm, üstelik ben ellerim ceplerimde gezmeyi çok severim. sonra mesela bazen ceplerimde eskiden kalmış, unuttuğum paralar bulurum beklenmedik bi anda. sanki fazladan param olmuş gibi sevinirim :) cepsiz pantolonlardan nefret ediyorum. var öle bir iki tane pantolonum, onları giyince kendimi eksik-yarım hissediyorum. insanlar neden bol cepli pantolon giydiğimle ilgilenmek yerine daha gerekli mevzularla ilgilenseler ne iyi olurdu. giyim tarzıma acayip derecede takmış olan akrabalarım ne yazıkki bu yazıyı göremiyecekler ama en azından ben içimi döküp rahatlamış olucam. siz siz olun ceplerinizden vazgeçmeyin, çok işe yarıyolar!
git ara beni dediğinde bilmiyordum nerede olduğumu sanki saklanmış harfler elma desem çıkacaklar
bir bir söyleyecek seni barışık olmadığım kelimeler
Belki bulamadım seni ne limanlar kaldırdım bu gemiden bilemezsin... Hiçbiri sana benzemeyecek şehirlere gidip içleneceğim
Nasıl dönerim hem utanmadan,bildiğim seni başka dudaklarda dillendiğini bile bile....
oturduğum sokağın başında yeşil plakalı, oldukça eski, kirlilik düzeyini anlatmak için tozlu kelimesin yetmeyeceği bir amerikan arabası var. siyah, enine boyuna geniş, tekerlekleri inik, tamponu yamuk, terkedilmiş görünümlü bir araba bu.
15 senedir oturduğum bu sokakta ilk başlarda pek de ilgimi çekmemişti. ta ki belediye yol yenileme çalışmaları kapsamında kaldırımları genişletirken 'o yeşil plakalı' arabaya dokunamayıp, yerini değiştiremeyip, oraya kadar genişletilmiş kaldırımı, onun yanından dolaştırıp bu absürd görüntüyü oluşturana kadar.
sokağa her girişimde değil tabi ki ama her çıkışımda, yokuş yukarı kıçımdan solurken, parlaklığını yitirmiş tozlu farlarıyla göz göze geliyorum.
sonuncusu, yani bugün farklıydı. sigara ve saireden kömürlü tren kazanına dönmüş ciğerlerim, umutsuzca, iri bedenimdeki kana pompalamaya yetecek miktar oksijeni edinmeye çalışırken, onu gördüm. farklılık onda ya da sokakta ya da kaldırımda değildi.
farklılık onu görüşümdeydi. bundan iki ikibuçuk sene öncesine kadarki geniş bi süreçte, farklı anlarda onunla göz göze gelişimi yaşadım.
önemsediği şeyleri başarmış onurlu bi adam olarak baktım ona, herşeyini kaybetmiş bir sersem, beynini durdurmaya çalışan hastalıklı bir kendini bilmez, devrim yapmak isteyen bir ahmak, aldatılmış bir zavallı ve pesetmeyen bir savaşçı olarak.
yorucuydu...
Bu küçük adam nasıl olmuştu da bir anda milyonlarca insanın sevgilisi oluvermişti? Bir kere, çok sevimliydi, kadınları güçlü kollarıyla değil kıvraklığıyla ve esprileriyle tavlayabiliyordu. Üstelik sıradan bir adamdı, bisikletiyle dolaşır, pizza servisi yapar, yamuk yapanı olay yerinde bir güzel pataklardı. Herhangi bir felsefesi yoktu, ancak Van Damme veya Arnie gibi hödük de değildi. Bir iş günü sonrası ara sokaklarda göreve hazır olarak dolaşır, yaşlı kadınlara veya sıradan insanlara sarkıntılık edenlere derslerini verirdi. Üstelik çok da hızlıydı, Hollywood senaristlerinin kırk yıl düşünseler bulamayacakları taktiklerle dövüşürdü.