Bazen insan daralıyor işte...
Kaçmak için acaba ne yapsam, nereye gitsem diye düşünürken buluyor kendini. Ne zaman bu duruma düşsem, kaçmak için içimde hiç bir enerji bulamıyorum. Neden acaba?
İnsan iyice dibe vurmadan çıkamazmış, iyice dibe vurması lazım ki, ayaklarıyla yerden destek alıp tekrar suyun yüzüne çıkabilsin diye... Bunu söyleyenin kim olduğunu düşünüyorum, düşündükçe ne kadar aptal olduğu aklıma geliyor. Ruhunun derinliği o kadar az ki, bir kaç metre suyla ölçebiliyor. Peki ya ben ne yapmalıyım? Batabileceğim noktayı düşünemiyorum bile. Hatta daha önce batıp çıktığım derinliklerin yakınına kadar gelmek, hayattan korkmama sebep oluyor.Korkutucu!
Gecenin bir yarısı ne yapıyorum? Neden hala bu aptal aletle boğuşuyorum? Aslında yaptığım şeyin yaratıcılıkla hiç bir alakası yok. Evde yalnız da değilim.
Ama nedense beni paylaşamayacak kimseyi yanımda istemiyorum. Acaba ben kendi kendimi paylaşabiliyor muyum? Yoksa kutuma kapanıp pesimist düşüncelerle kendime işkence mi ediyorum?
İki günden beri hiç bir şey yemedim. Şu aptal kuş gazozumu döktükten sonra, bira içmeye başladım. Dün gece yarısına yakındı gazozumun dökülmesi...
Ama hala kendimi sarhoş hissetmiyorum. Aslıda, çok sık backspace tuşuna bastığım gerçeğini göz ardı edersek, kendimi hiç mi hiç sarhoş hissetmiyorum. Bir kaç saat sonra son kasanın sonuncu birasını da içeceğim. Ondan sonrası için hiç bir şey düşünemiyorum, hiç bir şey göremiyorum...
Bu gün ne? Yarın günlerden ne olacak? Ben ne yapacağım? Eğer bir şey yapacaksam neden yapacağım? Ama bu sorular arasında beni en çok sıkan, en son gelen soru: Neden yapacağım? Ne yapacağımı bilmiyorum, ben korkutan ne yapacağımdan çok neden yapacağım.
Aslında yapacağım şeyler var. Ama onlar benim için, kendimi için değil. Kuşun kafesini temizleyeceğim sonra da yemini ve suyunu tazeleyeceğim, saksıdaki otlara su vereceğim. Belki banyodaki sızdıran musluğun vanasının contasını değiştireceğim. Peki ya sonra?
Bir ara soyadı Farmer olan bir yazarın "İstiridye Kabuğundan Doğan Venüs" yada adı ona benzer bir kitabını okumuştum. Kitabın kahramanı, hayatın anlamını arıyordu. Bütün evreni gezdikten sonra (Yazara göre) buldu da. Tüm kitap boyunca (kitabın ilginçliğini de düşünerek) gerçekten bir neden bulacağını yada bulamayıp, aramayı okuyanlara bırakacağını düşünmüştüm. Bu kadar boktan bitmesi bende çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Acaba herkesin hayatının anlamı kendisinde mi gizli?
Buna inanmıyorum. Bazen saçma sapan hayaller kurarken aklıma olmadık şeyler geliyor. Aslında adına tanrı denilen varlık (belki de yokluk), kendi yerine geçecek bilincin gelmesini bekliyor. Dediklerine göre tanrı insanı kendi suretinde yaratmış ya! Çok mu "Stirner"cı?
Bazen insan kendinden korkar oluyor. Benim için bu da o bazenlerden biri. Yoksa yıllar sonra neden tekrar yazmak için bir içgüdü geliştireyim ki? İnsanın kendini tanıması en büyük erdemmiş. Bence, bu erdem tanıdığımız yeryüzünde kimse tarafından erişilememiş bir erdem olarak kalmaya devam edecek.
Aptal kuş. Onu kafesinden çıkarmam bütün şaklabanlığını kullanıyor. Ama dün akşam yaptığı için onu çıkarmayacağım. Acaba, kafesin içindeki ben olsaydım, dün akşam yaptıklarından (yaptıklarımdan) dolayı o beni çıkarır mıydı? Bütün gün müzik dinledim ama kuşumun hoşlanıp hoşlanmadığını hiç düşünmedim.
Acaba o benim yerimde olsa düşünür müydü? Kafama o kadar çok takmaya değer mi? Yoksa kafesin kapısını açıp, onu sallamasam mı? Bir bilinç için belki de en kötü şey, yokmuş gibi davranılmasıdır. Üff, dayanamadım kapısını açtım, ister çıkar, ister çıkmaz. Bir bilinç varlığı kabul edildikçe başkaldırmazmış (Camus öyle diyor).
Peki ben ne yapıyorum? Benim bilincim ve varlığım kabul ediliyor. Ama hala bir eylere karşı ölçülemez bir vandalizm içimde ateşleniyor.
Ter kokumu aldım, ama daha dün duş almıştım. Bu güna hava da sıcak değildi İstanbulda, ama tekrar duş almak çok zor geldi şimdi. Tekrar yazmayı becerebiliyorken kendimi kaybedene kadar yazmaya devam edeceğim sanırım. Ama arada biramı yenilemem gerekiyor, ne yapalım.
Aklıma şu saçma reklam geldi. Ben de, bitmeyen bira istiyorum. Hayyamın istediği gibi! Bira şişesinde balık olmak istiyorum. Belki bilincimi kaybedebilirim ve insanların arasında kendime ait bir yer bulabilirim.
Sakın yanlış anlaşılmasın, ben insanların yolda görüp iğrendikleri türden biri değilim. Zaten, neden kötü durumdaki insanlardan iğrenirler onu da anlamış değilim ya. Sadece cebimde üç kuruş para yokken (bu sefer oldu sanırım, iyi ki paradan sıfır atılmış), gelip benden şarap yada başka bir şey parası istediklerinde rahatsız oluyorum.
Her neyse, mesleğimde başarılı sayılırım. Benimle iş yapanlar günde 250 amerikan parasını ödediklerine göre, hiç de fena değilim. Fiziğim de normal sayılır, en azından dış görünüşüm normal denilen tipe çok kolay dönüştürülebilir.
Tekrar kaldığım yere dönersek, aslında hayat dediğimiz şey oldukça girift bir kolajdan oluşuyor. Algılarımıza yakalanan uyarıcılardan, hoşumuza gidenleri seçiyoruz. Sonra da seçtiklerimize uygun olmak için uğraşıyoruz. Bir çok seçim, bir çok parça... Sonuçta kimisinin yaptığı sanat oluyor, kimisinin yaptığı ise oldukça klişe bir şekilde ortaokul birinci sınıf düzeyini aşmıyor ve çöpe gidiyor.
Sudo, kafesinden çıkıp geldi omzuma kondu. Çok hoşuma gitti. Bir varlığın ilkler listesinin başlarında yer almak. Çocukken, özellikle pazar günleri, TRT1'de
korsan film seyrettikten sonra korsancılık oynardık. Şimdi kendimi o korsanların kaptanı gibi hissediyorum. Ama benim gemim daha küçük, tayfam daha az, kuşum
daha ufak ve ayaklarımdan hiç biri tahta değil.
Çocuk olmayı gerçekten özlüyorum. İnsanlar çocuk olmak kavramını, ödenecek faturalar, gidilecek işler ve sorumluluklar olmaması diye adlandırsa da, bence çocuk olmak bunlardan çok daha ciddi.
Çocukken, düşman gemisindekilerle kılıç dövüşü yaparken hataya yer yoktu. Yada silahımı karşımdaki kovboydan önce çekmeliydim. O zamanlar yaptığımız hatalar daha kolay telafi edilse de, şimdi karşılaştığımız sorunlardan daha önceldi. Yaşadıkça laçkalaştık, hayatı gördükçe yaptığımız hataların, hayatımıza ne denli
az etkidiğini öğrendik. Keşke öğrenmeseydik...Keşke büyümeseydik.
İnsanın geleceği görememesi ne kötü. Büyüdükçe, zaman kavramı içimizde gelişti. Artık çocuk gibi yaşadığımızın, değerini vermemeye başladık. Hep korktuğumuz geleceği nasıl dizginleriz diye planlar kurmaya harcadık hayal gücümüzü. Hayal gücümüz, yaratıcılığımız kayboldu. Sadece planlar kuran makineler olmaya başladık, robotlaştık.
Ben çocukken uçardım, yada uçtuğumu sanardım. O his o kadar gerçekti ki, üstünde çok düşünmeme rağmen, uçuyormuydum yoksa uçtuğumu mu sanıyordum hala bilemiyorum. Ama içimde bir şey uçtuğumu söylüyor. O kadar severdim ki uçmayı, pilot olmak istemiştim biraz büyüyünce, ama olmadı. Gözlerim bozukmuş. Arkadaşlarımdan bir pilot oldu, ama hakediyor muydu? Belki hakediyordu, ben uçabiliyordum ama o her türlü uçağın her türlü bilgisini biliyordu. Sanırım gereken çok çalışmak ve içselleştirmekti. Sonunda ben de, bilgisayar programcısı ve teknoloji danışmanlığı yaptığım şu hayata vardım. Aslında işimi seviyorum. Çünkü, yetenekli bir programcıysanız (ben kendimi öyle
sanıyorum ama.. ) iş hayatında bir takım ayrıcalıklarınız oluyor, çocukça yada saçma sapan davranışlarınız yüzünden, diğer mesleklerdeki insanlar gibi
yargılanmıyorsunuz. Görünüşünüze göre sizi değerlendirmiyorlar (en azından çalışmak istediğiniz tipte insanlar).
Peki neden hala bir rahatsızlık hissediyorum? Bilmiyorum. Tek düşünebildiğim şey, evdeki biralar bittikten sonra bira almaya gidecek durumda olamazsam ne yapacağım...
Sıkıldım. Yazmak işkence gibi gelmeye başladı. Yazdıklarımı kaydedip, bira içmeye devam edeceğim. Taa ki Godo gelene kadar. Sonra Godoyla birlikte rakı sofrası kuracağız...
Bazen insan daralıyor işte...
Kaçmak için acaba ne yapsam, nereye gitsem diye düşünürken buluyor kendini. Ne zaman bu duruma düşsem, kaçmak için içimde hiç bir enerji bulamıyorum. Neden acaba?
İnsan iyice dibe vurmadan çıkamazmış, iyice dibe vurması lazım ki, ayaklarıyla yerden destek alıp tekrar suyun yüzüne çıkabilsin diye... Bunu söyleyenin kim olduğunu düşünüyorum, düşündükçe ne kadar aptal olduğu aklıma geliyor. Ruhunun derinliği o kadar az ki, bir kaç metre suyla ölçebiliyor. Peki ya ben ne yapmalıyım? Batabileceğim noktayı düşünemiyorum bile. Hatta daha önce batıp çıktığım derinliklerin yakınına kadar gelmek, hayattan korkmama sebep oluyor.Korkutucu!
Gecenin bir yarısı ne yapıyorum? Neden hala bu aptal aletle boğuşuyorum? Aslında yaptığım şeyin yaratıcılıkla hiç bir alakası yok. Evde yalnız da değilim.
Ama nedense beni paylaşamayacak kimseyi yanımda istemiyorum. Acaba ben kendi kendimi paylaşabiliyor muyum? Yoksa kutuma kapanıp pesimist düşüncelerle kendime işkence mi ediyorum?
İki günden beri hiç bir şey yemedim. Şu aptal kuş gazozumu döktükten sonra, bira içmeye başladım. Dün gece yarısına yakındı gazozumun dökülmesi...
Ama hala kendimi sarhoş hissetmiyorum. Aslıda, çok sık backspace tuşuna bastığım gerçeğini göz ardı edersek, kendimi hiç mi hiç sarhoş hissetmiyorum. Bir kaç saat sonra son kasanın sonuncu birasını da içeceğim. Ondan sonrası için hiç bir şey düşünemiyorum, hiç bir şey göremiyorum...
Bu gün ne? Yarın günlerden ne olacak? Ben ne yapacağım? Eğer bir şey yapacaksam neden yapacağım? Ama bu sorular arasında beni en çok sıkan, en son gelen soru: Neden yapacağım? Ne yapacağımı bilmiyorum, ben korkutan ne yapacağımdan çok neden yapacağım.
Aslında yapacağım şeyler var. Ama onlar benim için, kendimi için değil. Kuşun kafesini temizleyeceğim sonra da yemini ve suyunu tazeleyeceğim, saksıdaki otlara su vereceğim. Belki banyodaki sızdıran musluğun vanasının contasını değiştireceğim. Peki ya sonra?
Bir ara soyadı Farmer olan bir yazarın "İstiridye Kabuğundan Doğan Venüs" yada adı ona benzer bir kitabını okumuştum. Kitabın kahramanı, hayatın anlamını arıyordu. Bütün evreni gezdikten sonra (Yazara göre) buldu da. Tüm kitap boyunca (kitabın ilginçliğini de düşünerek) gerçekten bir neden bulacağını yada bulamayıp, aramayı okuyanlara bırakacağını düşünmüştüm. Bu kadar boktan bitmesi bende çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Acaba herkesin hayatının anlamı kendisinde mi gizli?
Buna inanmıyorum. Bazen saçma sapan hayaller kurarken aklıma olmadık şeyler geliyor. Aslında adına tanrı denilen varlık (belki de yokluk), kendi yerine geçecek bilincin gelmesini bekliyor. Dediklerine göre tanrı insanı kendi suretinde yaratmış ya! Çok mu "Stirner"cı?
Bazen insan kendinden korkar oluyor. Benim için bu da o bazenlerden biri. Yoksa yıllar sonra neden tekrar yazmak için bir içgüdü geliştireyim ki? İnsanın kendini tanıması en büyük erdemmiş. Bence, bu erdem tanıdığımız yeryüzünde kimse tarafından erişilememiş bir erdem olarak kalmaya devam edecek.
Aptal kuş. Onu kafesinden çıkarmam bütün şaklabanlığını kullanıyor. Ama dün akşam yaptığı için onu çıkarmayacağım. Acaba, kafesin içindeki ben olsaydım, dün akşam yaptıklarından (yaptıklarımdan) dolayı o beni çıkarır mıydı? Bütün gün müzik dinledim ama kuşumun hoşlanıp hoşlanmadığını hiç düşünmedim.
Acaba o benim yerimde olsa düşünür müydü? Kafama o kadar çok takmaya değer mi? Yoksa kafesin kapısını açıp, onu sallamasam mı? Bir bilinç için belki de en kötü şey, yokmuş gibi davranılmasıdır. Üff, dayanamadım kapısını açtım, ister çıkar, ister çıkmaz. Bir bilinç varlığı kabul edildikçe başkaldırmazmış (Camus öyle diyor).
Peki ben ne yapıyorum? Benim bilincim ve varlığım kabul ediliyor. Ama hala bir eylere karşı ölçülemez bir vandalizm içimde ateşleniyor.
Ter kokumu aldım, ama daha dün duş almıştım. Bu güna hava da sıcak değildi İstanbulda, ama tekrar duş almak çok zor geldi şimdi. Tekrar yazmayı becerebiliyorken kendimi kaybedene kadar yazmaya devam edeceğim sanırım. Ama arada biramı yenilemem gerekiyor, ne yapalım.
Aklıma şu saçma reklam geldi. Ben de, bitmeyen bira istiyorum. Hayyamın istediği gibi! Bira şişesinde balık olmak istiyorum. Belki bilincimi kaybedebilirim ve insanların arasında kendime ait bir yer bulabilirim.
Sakın yanlış anlaşılmasın, ben insanların yolda görüp iğrendikleri türden biri değilim. Zaten, neden kötü durumdaki insanlardan iğrenirler onu da anlamış değilim ya. Sadece cebimde üç kuruş para yokken (bu sefer oldu sanırım, iyi ki paradan sıfır atılmış), gelip benden şarap yada başka bir şey parası istediklerinde rahatsız oluyorum.
Her neyse, mesleğimde başarılı sayılırım. Benimle iş yapanlar günde 250 amerikan parasını ödediklerine göre, hiç de fena değilim. Fiziğim de normal sayılır, en azından dış görünüşüm normal denilen tipe çok kolay dönüştürülebilir.
Tekrar kaldığım yere dönersek, aslında hayat dediğimiz şey oldukça girift bir kolajdan oluşuyor. Algılarımıza yakalanan uyarıcılardan, hoşumuza gidenleri seçiyoruz. Sonra da seçtiklerimize uygun olmak için uğraşıyoruz. Bir çok seçim, bir çok parça... Sonuçta kimisinin yaptığı sanat oluyor, kimisinin yaptığı ise oldukça klişe bir şekilde ortaokul birinci sınıf düzeyini aşmıyor ve çöpe gidiyor.
Sudo, kafesinden çıkıp geldi omzuma kondu. Çok hoşuma gitti. Bir varlığın ilkler listesinin başlarında yer almak. Çocukken, özellikle pazar günleri, TRT1'de
korsan film seyrettikten sonra korsancılık oynardık. Şimdi kendimi o korsanların kaptanı gibi hissediyorum. Ama benim gemim daha küçük, tayfam daha az, kuşum
daha ufak ve ayaklarımdan hiç biri tahta değil.
Çocuk olmayı gerçekten özlüyorum. İnsanlar çocuk olmak kavramını, ödenecek faturalar, gidilecek işler ve sorumluluklar olmaması diye adlandırsa da, bence çocuk olmak bunlardan çok daha ciddi.
Çocukken, düşman gemisindekilerle kılıç dövüşü yaparken hataya yer yoktu. Yada silahımı karşımdaki kovboydan önce çekmeliydim. O zamanlar yaptığımız hatalar daha kolay telafi edilse de, şimdi karşılaştığımız sorunlardan daha önceldi. Yaşadıkça laçkalaştık, hayatı gördükçe yaptığımız hataların, hayatımıza ne denli
az etkidiğini öğrendik. Keşke öğrenmeseydik...Keşke büyümeseydik.
İnsanın geleceği görememesi ne kötü. Büyüdükçe, zaman kavramı içimizde gelişti. Artık çocuk gibi yaşadığımızın, değerini vermemeye başladık. Hep korktuğumuz geleceği nasıl dizginleriz diye planlar kurmaya harcadık hayal gücümüzü. Hayal gücümüz, yaratıcılığımız kayboldu. Sadece planlar kuran makineler olmaya başladık, robotlaştık.
Ben çocukken uçardım, yada uçtuğumu sanardım. O his o kadar gerçekti ki, üstünde çok düşünmeme rağmen, uçuyormuydum yoksa uçtuğumu mu sanıyordum hala bilemiyorum. Ama içimde bir şey uçtuğumu söylüyor. O kadar severdim ki uçmayı, pilot olmak istemiştim biraz büyüyünce, ama olmadı. Gözlerim bozukmuş. Arkadaşlarımdan bir pilot oldu, ama hakediyor muydu? Belki hakediyordu, ben uçabiliyordum ama o her türlü uçağın her türlü bilgisini biliyordu. Sanırım gereken çok çalışmak ve içselleştirmekti. Sonunda ben de, bilgisayar programcısı ve teknoloji danışmanlığı yaptığım şu hayata vardım. Aslında işimi seviyorum. Çünkü, yetenekli bir programcıysanız (ben kendimi öyle
sanıyorum ama.. ) iş hayatında bir takım ayrıcalıklarınız oluyor, çocukça yada saçma sapan davranışlarınız yüzünden, diğer mesleklerdeki insanlar gibi
yargılanmıyorsunuz. Görünüşünüze göre sizi değerlendirmiyorlar (en azından çalışmak istediğiniz tipte insanlar).
Peki neden hala bir rahatsızlık hissediyorum? Bilmiyorum. Tek düşünebildiğim şey, evdeki biralar bittikten sonra bira almaya gidecek durumda olamazsam ne yapacağım...
Sıkıldım. Yazmak işkence gibi gelmeye başladı. Yazdıklarımı kaydedip, bira içmeye devam edeceğim. Taa ki Godo gelene kadar. Sonra Goyola birlikte rakı sofrası kuracağız...
www.finansalforum.com'da Vural Akışık: 'II. Dünya Savaşı biteli altmış yıl oldu. Gerçekte biten ise, harbin kazanılıp, barışın kaybedildiğiI. Dünya Savaşının uzatmalarıydı. Öte yandan dehşet dengesinde geçen yaklaşık elli yıllık bir Soğuk Savaş, II. Dünya Savaşı'nın da ne denli akılcı bir barış anlaşmasıyla sonuçlandırıldığı sorusunun cevabını gelecek nesillere bırakıyor. Tarihin en kanlı savaşlarına sahne olan XX. yüzyıl, teknoloji ve toplum hayatında da medeniyet tarihinin hiçbir dönemiyle karşılaştırılamayacak gelişim ve değişimler yaşadı. Petrolle başlayıp, elektrikle gelişip, nükleer güçle doruğa ulaşan enerji tüketimi çılgınlığının gerçek maliyeti ancak gelecek nesillerce değerlendirilebilecek. kapitalizm karşısında komünizmin yaşama şansının olmadığı görüldü.' yorumunu yapıyor.ve ekliyor 'yeni dünya düzeninin nasıl bicimleneceğini kimse öngöremiyor.' Bilinen şey vahşi kapitalizmin dünya düzenini tek hakimi olduğu. Buna artık küreselleşme diyoruz. Sınırlar kalkıyor.Sermaye inanılmaz hareket halinde. Sermaye hareketlerindeki artış ve kaçınılmaz liberalleşme bir süre sonra mal ve hizmet ticaretine de yansımış bulunuyor. Uluslararası ticaretin azımsanmayacak bir bölümü bugün elektronik ticaret adı altında internet üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu dönüşüm sadece ticaretin yapısı ile de sınırlı kalmıyor.İlk büyük yansıma hiç şüphesiz vergileme alanında oluyor ve sermaye hareketlerinin vergilendirilmesinde karşılaşılan zorluklar hatta çözümsüzlükler şimdi şimdi elektronik ticaretin artışı ile birlikte mal ve hizmet ticaretine de yansımış durumda. Geleneksel vergileme mantığı ve buna bağlı olarak ulusal egemenlik, parlamentoların varoluş nedeni olan vergi salma hakkı ve en sonunda da ulus devlet yapılanması önemli değişikliklere ve dönüşümlere gebe duruyor.Birde işin ekonomik yanı var. www.marksist.com'da Nazım Yıldırım :Dünya ekonomisinin önemli bir kısmını az sayıda şirket yönetmekte ve denetlemektedir. Tekellerin büyüklükleri öyle noktalara gelmiştir ki, örneğin General Motors ve Ford Company’nin toplam gelirleri tüm orta ve güney Afrika’nın gayri safi yurtiçi hasılasını aşmaktadır. Gıdacı ve perakendeci WalMat şirketinin “ekonomi”si İsrail, Polonya ve Yunanistan’ı içeren pek çok ülkeden daha büyüktür.'diyor. Bana kalırsa sonuna kadar da haklıdır.Ayrıca olayın etik yanı var Shell Afrika'da çevreyi katlediyor. Nike asya'da çocuk işci çalıştırıyor.Yani emeği sömürüyor.www.turan.tc sitesinde yapılan yoruma katılmamak mümkün değil: Ülkelerindeki ekonomik koşullar ve siyasi yapı neredeyse tümüyle dış dünyanın etkisiyle belirlendiğinden olumlu görünen gelişmeleri elde edebilmek için hep daha fazla taviz vermek zorunda kalan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler yabancı yatırımın geldiğine sevinmekle,işgücü olarak sömürülmek arasında tercihe mecbur ediliyor.'yazı şöyle devam: “Nike’ın Endonezya’daki Genel Müdürü,bir gazetecinin sorularına yanıt olarak şöyle söylüyor : Sömürü mü? Evet ücretler düşük.Ancak biz buraya gelip başka türlü iş bulamayacak olan binlerce kişiye iş verdik” www.haberanaliz.com da ve çoklarının söylediği gibi: Günümüzün en ileri uygarlık düzeyini temsil eden batı uygarlığının gelişme çizgisini başından sonuna kadar değerlendirilmesi ekonomik- sosyal-hukuk ilişkilerini ve dolayısıyla bunların insan hakları gibi temel değerlere olumsuz yansımalarını açığa çıkartacaktır. Bu en uygar geçinen batının yükselişinin temelinde sömürgecilik yatmaktadır Önceleri siyasal bağımlılık düzeni içersinde, yürütülen sömürgecilik günümüzde bütünüyle ekonomik bağımlılık çemberi içinde yütülmektedir.Etik kaygılar hesaba katılmadan, insani değerler göz ardı edilerek yapılacak düzenlemeler, ancak belli bir toprak parçası üzerindeki insanların çıkarı için söz konusu olabilir.
bilgisayar aracılığıyla gönderilen
radyasyon dalgalarıyla IQ ölçer deniyor
işte
Siz yanlarından geçerken kafalarını yere eğiyorlar. Gözleri sizde kafaları aşağıda korkarak bakıyorlar . Öylesine onu kovmanızdan korkuyorlardır belki de. Sadece bakarlar üzerine yüyürseniz temkinli olarak geri giderler çok kaçmazlar merkezleri yemekleri olan bir daire çizer gibi hareket ederler yemeği kaçırmak istemezler. Bu sefer karnı da yere yaklaşır sadece blöf yapan bir adım daha gelirsen üzerine atlayacam diyen kendilerinin bile inanmadığı bir duruşları var. Çocuklar üzerine yürüyüp ayaklarını yere vururlar o da bu oyunu biliyordur belki. Önce üzerine yürünecek o geri gidecek sonra geri gelinecek . Rahat bırakın kedlileri üslerine üyürmek ne şinize yarar ki, hem komik değil ki bırakın yesin yemeğini çöpleriniz o kadar kıymetliyse neden atıyorsunuz ki?
bilindiği üzre bu sponge bob square pants bi çizgi film kahramanı türkçesi de sünger bob kare pantalon olan bu patlak gözlü kare donlu şahsiyet in filmi çıktı resmen çocuklara hitap eden bu sünger in filmine gitme mazhariyeti beni fazlasıyla memnun etti Ne de olsa şuramda hala bi velet geziniyo Geçen cuma yine dürtükledi beni bir baktım kendimi filmde buldum ama beklediğimi bulamadım Film sponge bob un yeni açılacak olan yengeç burger (ki bu yengeç burger bi nevi microsoft udur bu işin ) 2 nin müdürü olması hayaliyle başlar Ama tabii ki bu naptığı belli olmayan aklı bi karış havada fıstık partilerine giden bu coçuğa kim müdüriyet verir filmin kötü şahsiyeti Erol taş ı olan plankton un kötü planları tutmuştur bu sefer denizler kralı neptün ün tacını çalmış ve suçu yengeç burger in sahibine atmıştır Olaya çoook kızan neptün Bay krubs ı restaurant sahibini dondurur çünkü bizim bob gaza gelip tacı geri getireceğini söylemiştir Arkadaşı olan deniz yıldızı patrick ile beraber deniz altı dünyasının hayalet şehrine yola çıkarlar Tahmin edildiği üzre e tabii alınlarının akıyla bu işin üstesinden gelirler ve çocuklar yine sevinir Filmin en komik yanı patrick in yaptığı salaklıklardır cidden salak bu patrick yaa bu imdb bu da fan sitesi
Kaçıncı tango bu: Nerde? Mektup yazın.