
Bir basın kuruluşumuz yeni yıl ve bayramın birleşmesi dolayısıyla batılı gazetecileri Türkiye'ye davet etti ve hem kurban bayramının hem de yeni yılın müslüman ülkeler arasında sadece bizde bu şekilde ''birlik ve beraberlik'' içinde kutlanabileceğini gösterdi. Birlik ve beraberlikden ne anlıyoruz bakalım; a) Yılbaşı gecesi İstanbul Taksim meydanında toplanan kalabalık ''birlik ve beraberlik'' içinde taciz ve tecavüz girişimlerinde bulundu, hemde olay yerinde bulunan objektif ve kameralara sırıtarak. b) Bayram da Amerikadan arkadaşını görmek için ülkemize gelen ABD'li bir turiste on (10)kişi tecavüz etti, tam bir birlik beraberlik örneği. bu yabancı gazeteciler bu birlik ve beraberlikden nasıl etkilendiler henüz bilemiyoruz ama çok yakında anlarız nasıl etkilendiklerini. Yada acaba bu gazetecilere burada bulundukları süre içinde hiç tv seyrettirmeyip gazete okutmasak daha da birlik bütünlük içinde mi hareket etmiş oluruz, yada ''ee biz de böyle tek başına adama yar etmeyiz kız arkadaşını anca beraber kanca beraber'' deyip olaydan sıyrılmak için başka bir yol daha mı denesek. Yada arada olur böyle tren kazaları mı desek?? olaya daha bir AB sürecinde yaklaşmış olurmuyuz ??. Belkide en güzeli ''siz bizi alın AB' ye ooo bak ondan sona Paris, Londra.....'' demek bilmiyorum bilemiyorum.
Çocuk pornosu ile ilgili islenen suclarla ilgili sorusturma, tutuklama ve engelleme çalışmaları devam ederken, radyo ve televizyon gazetecileri derneği müzik direktörü Gökhan Şen'in "Çocuk Pornosuna ve İstismarına Hayır-Sokaklarda Çocuklar Çaresiz Kalmasın" adı ile hazırladığı 3.5 dakikalık klibi yayınlandığı youtube de 1 ayda 200 binden fazla kişinin izlemiş. İzlemek isteyenler için
adres.
anlamsız bir bakısın atında gizlidir bazı şeyler
ilk basta hiçbir manası olmayan aptallık olarak gelır bu bakıslar
ama sonra ...
anlayamassın bıle senı nasıl ıcıne alıp gıttıgını
bı bakarsın kaybolmussun yoklugunda o kısının
sonra anlarsın kı sen o anlamsızlıgın tam ıcındeymısın
hatta tam merkezınde
ne sen olmadan o var olur
nede o olmadan senın barınabılecegın sabıt bı yer
sureklı savrlup gıdersın bır yaprak gıbı ruzgarın onunde
bulamazsın kendini avutacak birşey,
en anlamsız şarkılar bile senin anlamsızlığın karşısında anlam kazanır
Ve seni hüzünlendirmeye yeter
bazen baka kalırsın gök yüzündeki bir yıldıza yada uçan bir kuşa
yıldızda beklediğin kişinin sıcaklığını arar
kuşta ise uçup giden mutluluğunu görürüsün
bilirsin artık mutlu olamayacağını yada aşık olamayacağını
bir an niye diye sormak gelir içinden ama soramazsın
çünkü bilirsin ki her cevap seni biraz daha hüzünlendirir
sonunda artık hayat senin için manasızlaşmaya,boş gelmeye başlar
keşke dersin o bakışlarla hiç karşılaşmasaydım
hiç aşık olmasaydım...
hatta bu dünayaya hiç gelmeseydim
sigara dumanının en yoğun olduğu an odanda,
kendini kaybedersin eline bi şırınga alır
bitkilerin hayatından bile daha harketsiz hayatına son verirsin.
barış manço kültür merkezinde yapılan yarışmada birinci olan hikayenin adı olan bu kinder sürprizlerden de çıkabilen zamazingo, bakmasını ve görmesini bilen şahıslarda bir alamet-i farikaya dönüşebilir.
şu linkten şahsa münhasır yaratım sürecine parmak atılabilir.
http://www.zefrank.com/byokal/kal2.html
elle tutulabilir şekilde yapılmış bir kaleydoskopla etrafa da dürbün kullanıyormuş edasıyla bakılabilirken, renkli ,cıvıl cıvıl kağıtlarla kullanımı da güzel olmaktadır.
Her Aşk Bir Önceki Aşkın Rahminden Doğar
ankara’da bir kadın
üst üste iki sigara içer
yalnızlığının üstüne
üşür..karanfil sokak üşür
yalnızlık üşüşür
sindirilmemiş eylül kokardı bulutlar; o yüzden, karanfil yüklü bir bulut gibiydi ak saçlı analar...kesip biçip ömrümüzü, dört köşe etmişlerdi gökyüzünü; hasret yüklü beyaz bir trendi, mavi ovadan katar katar süzülen beyaz bulutlar...merdivensiz ayaksız nasıl yükselirdi şu gökyüzü, eğer olmasaydı pantolonu kısa geldiği için kambur dolaşan, kafası üç numara traşlı çocuklar...düşünsene; ya olmasaydı şu mavilik, ne yapardı kuşlar ne yapardık biz, ne yapardı başını kaldırıp da denizin ortasında gökyüzüne bakan balıklar...hem çokça aklıma takılıyordu; niçin yunuslar ekseriyet gökyüzüne dalıyordu ve bir soru imi gibi toprakta batıyordu...şimdi bir pencere düşün; gözlerini açmış sabahın serinliğinde, günün ilk ışıklarını yüzüne serpiyor, içeri doğru uçuşan beyaz tülleriyle...ve gözlerin başka bir dünyaya açılmış gibi bakıyor; aklının her hali yapraklar üzerindeki çiğ taneleri gibi gözle görülür oluyor; işte bunların içinde aşk böyle bir şeydi sevgili...ben kalkıp aşkın başkenti şiirden geliyordum sana, sen bana ankara’dan, üstelik eksik olmazdı cebinde de memleketimin denizi ve ben ne zaman seni düşünsem, penceremde kuş sesi, bembeyaz gülüşün gibi...sevdayı işlemekteydi iki kalp, göz kırpan yıldızlar gibi, iki insan mekansız severken birbirini; işliyordu sonsuz zaman saati, bir onlar bir de deliler duyuyordu sonsuz kez sevmenin sesini...ne akrep vardı ne yelkovan; işlerken sonsuz zaman saati...işlerken sonsuz zaman saati; sonsuzluğa kaymaktaydı aşk, kelebek kovalayan çocuklar gibi...aşk ışıltılı bir şeydi; dudak kamaştırırdı, ve dudak bağlantısız bir salıncaktı; bir çocuk gibi sarkıtarak ayaklarını, beyaz bir bulut sallanabilirdi...hem aşk nasıl bir ihtimaldi ki, yalnızlıktan kurumuş iki dudak yalnızlığından kurtularak ıslatırdı birbirini...sonra bir gün kapandı dudaklarım, bir konuşmayı saklar gibi değil, sessizliği kilitler gibi yüzümün ardına...mavi bir uçurumdu sanki gözlerim; içine düştü yüzümden düşen bin parça sessizlik, kırıldı uçurumun dibinde...yüzüme sinmişti melankoli; sanki morun tonlarıydı bütün renkler ve gördüğüm bütün çiçekler mor menekşe...şimdi kim toplardı; kırılgan bir çocuğun şiirlerini, kim söylerdi ona; ölüm kadar yalan yaşam kadar gerçek şiiri ve ışığı çekilen çiçekleri...kim tutardı; gecenin siyahlığında beyazlattığı ellerini, ki siyah şiddetli bir renk, ne isterse tutkuyla ister, beyaz ise ölümcül hasret...ellerim hangi çalgıya dokunsa; tüberküloz bir nota, ömrüme beyaz papatyalar düşer...ah, ben canımdan değil ömrümden vuruldum...kim severdi; ömrü süt dökmekle geçmiş bir kediyi, suskunluğuyla beraber, ki suskunluk, ulaşılması zor dilsiz bir yer...kim öperdi; yüzündeki gülümsemeyi kıyıya çıkaran yunusu, su dökmeksizin üstüne; işte yine kimsesizdi şiir...gönderilmemiş mektuplar gibi kendini kanatan yaşam, besliyordu akşamüstünü...turunç bahçesi oluyordu gökyüzü, hep o vakitler bir hüzün, içimdeki cinler batan güneşte davul çalmakta; içimde bir düğüm bir düğüm...içimdeki boşluk; bir çocukluk hıçkırığını yankılar...sanki dilimin ucunda bir söz varmış da, daldığım boşluk bunu hatırlatacakmış, yani bir varmış bir yokmuş, kim anlatmıştı bana, insanlık tarihi kadar eski bu masalı, gözlerimden uyku kaçmış...hüznün hasadını kaldırıyordu; yalnızlığın terlettiği ellerim, her akşamüstü...sırtından öpüp gündüzü, okşayarak akşamüstünü, el sıkışıyordum geceyle, uzağa yakın duruyordum...ah be güzelim, ne varsa uyandırılmayı bekleyen gecelerde var; gelip parmak uçlarında uzandın bir gece yalnızlığımın yanına...ne kadar da güzeldi hayalin, iki suç ortağı çaldık geceyi, kimseler görüp duymadı bizi...ve sen ne kadar gerçektin ki; üstünde gezerken ellerim, bir güzel heykelini yaptım senin, ürkmüş iki ceylandı göğüslerin...ve uzarken kirpiklerin; kaşlarının altına tünemişti gözlerin, sanki uyuyordu bembeyaz iki ak güvercin...taammüden bir sevda mıydı bu; okuduğum şiirler, büyüttüğüm çiçekler ve hayallerimle...hep güneşin batışını yaşamak; bir gün olsun doğan güneşin çığlığını duyamamak, en çok yazları sevip de bu sevince ortak bulamamak, yazları sevip de yazlarda sıkılmak...kış mı...ben hep eriyen bir çocukluk sevinci gibi yaşamadım mı...düşler ki bir yangın yeriydi; yakıyordu doğru bildiklerimi...olmasa da düşlerimin elleri, ellerimde düşlerim bir bozkırı yakıp, savuruyordum külleri...kaçışıyordu her bir kası kalp gibi atan, soru başlı atlar...tutuyordum alev alev savrulan yelelerinden, gidiyordu yüreğim doru rüzgarların serinliğiyle...ben değil aynalar sallanıyordu sanki, aşkımı söylemediğim kadınlar gibi...düşürürken ellerimden atların dizginlerini, buluyordum düşler vadisinin yeşilinde kendimi, buluyordum kendimi...içiyordum billur ırmağın suyundan, bırakarak içine ateşimi...sen kuytuluğunda uyutuyordun beni; ben hiç uyutmuyordum seni, benimki üryan bir rüya, sanki hiç giyinmedim ömrümce...o sabah kıyıya vuruyordu cesedim, meğer ben o gece ölmüşüm...malum kalp ile aklın savaşında ölür şairler; ki onlar, mısralarını yel değirmenlerine kaptırmış birer muzafferdirler...imkansızlıktan dem vuran bir deniz kızı oluyordun sen; ellerim kalıyordu sende, ellerim memelerinde, biliyordum yetmezdi aşkı sağmak için...arkandan bağırmalarım nafile, dalıyordun maviye, ne balık ne de kız, oluyordun düpedüz deniz...artık gözlerim dalıyordu sana...günbatımlarında aktıkça bakır o tarifsiz boşluğuma...yüreğim büyürdü -kimileri sıkışma der buna-, kanadı kırık bir kuştu göğüs kafesime çarpıp duran...her günbatımı sanki bir istek, sınırları zorlayan...bir iç çekiş gelirdi ansızın, yer açmak ister gibi içimdeki çırpınışa...artık yalnızlığı artırırken bütün rastlaşmalar; kanadı kırık bir kuş, çığlığının yankısını boşa arar...yüreğinin en yumuşak yerinde keskinleşir şiir, bir bıçak gibi...gönderilirken güneş ile birlikte bütün renkler de, başlar dil, ölümü dirimi imlemeye...ölüm ile dirim siyah beyaz bir fotoğraf gibi geldiğinde önüne, zordur işin; sanki beyaza kaçmıştır bütün renkler, yüzlerinde ölüm korkusu...insana yalnızlığının sonsuzluğunu; yitik aşkı hatırlatır, tıpkı ölüm gibi...artık kül tadıdır dildeki şarkı, gülemezdim çıkıp gelen bir kadına...bilirsin büyük acılardır büyük umutları doğuran...ama...büyük umutların ölümüdür büyük acılar da...yeryüzünün bildirimidir ki bize; bir kristal sallandıkça renk alır umut ile acı arasında...bildiğini biliyorum, emiliyor sonunda bakır ışık da, karanlıkta emilen bütün renkler gibi...ama bekle sen, bekle, bir görünüm akacak yüreğine, tam bütün ışıklar çekip gitti derken, işte o vakit, çatal boynuzları geceyi yırtan geyikler göreceksin, yükselirken dolunay gökyüzünde...ormanları sis kapladığı vakit, aynı nehre gelecek tüm yitik geyikler, ayakları yıkanacak aynı serin suyun içinde, işte sana “geyikli gece”...iki mısra arasındaki sonsuzluğu düşün; uzanıp gider duru bir imge, bilgisine erişilmemiş şiirin içinde...hatırla; derin uykunun ilhamından aldığın bilgi, çıkar karşına, çölsüz bir yerde ve kaçar sıcak kum taneleri gözüne...unutma; nar şiddetinde bir ölümdür yalnızlık, öylesine kalabalık, ama kaybedilen aşklar da sonsuzdur, çünkü en çok, aramaktır sonsuzluk...sen ağladım deyince, ben kör oluyordum, iki gözüm önüme akıyordu...nasıl yemin etmişsem artık, gözlerim, aşka akan iki mavi ırmaktı...ah seni nasıl severdim sevgili, sevgin onurlandırırdı beni; ateş yürekli güney-kore’li gençler gibi...ezilmiş kadınların en güzelliydin; kesilirdi soluğum, sen karşımda bir dudak gibi dururken, nereydi en öpülesi yerin unuturdum...biraz buğulansa siyah gözlerin; afrika’nın aç çocukları ölürdü gözlerinde, sarılırdım incecik bedenine...biraz geciksen; aklıma düşerdi bütün kayıplar; plaza del mayo’dan galatasaray’a, seni nasıl özlerdim sevgili, yüreğime ağlardı bütün analar...sen bir japongülüydün; bir havai fişek gibi patlardı ansızın, yeşiline gizli onlarca kırmızı gülden biri...söneceğini bile bile her havai fişeğin, ben o patlamaya aşıktım, çünkü ben yeşilindeki o gize aşıktım...sen benim gecemdin; yıldızlarını içime düşüren, karanlığıma doğuyordu yıldızların...ben ne zaman bir sigara yaksam; dumanı sana eğilirdi, sen bana...öyle güzel yumardın ki siyah gözlerini, kirpiklerin uzar, yüzünden aşağı bir güzel akşam gölgesi...ağustos’ta bile üşüdüğümüzü anlatırdık birbirimize, ısınmak neyi anlatırsa bize...sen gülünce; genç kızların düşleri yürüyordu yüzüne, bembeyaz bir gelinlikle...sen küsünce; aşıklar alla işliyordu bileğinin gergefini, düşüyordu dudakların bir intiharı hemen...gamzelerin var demiştin, ben gülünce; aşkına dair bir delildi, oysa; hayatın yüzüme attığı çentikti gamzelerim, yine sustum...yine söylemedim...ben ki ömrünce süt dökmüş bir kediydim...belki de aşkına ait bu delili yok etmek istemedim...denizim derdin; yüreğinden demir alan gemileri dudağının rüzgarıyla gönderirken...sen kayıp limanlarını arardın bende; ben ise kıyısız bir denizdim...denizim derdin; görmeden içimdeki batık gemileri...ve bir gün bir ada gibi yükselince batık gemiler; gördün gramersiz bir şairin batırdığı gemileri...şiir aşkın başkenti, hüzün şiirin kan kardeşi, aynı bıçakla kestiler ellerini...hem hüzün topal bir ırmaktır, götüremez dökmeden, bir bardak su da olsa elindeki...kendine kaçmak hayal marifetidir; öyle nasip olmaz herkese, bu marifet, bir çocuklarda bir de çocuk kalanlarda...hep bir çocuk bir kadim ayrılık, kendimi bildim bileli...baksan yüzümde yeşeren çizgilere anlarsın, tazedir benim kanım, kuruyan yaralarımı kanatmaktan...sen de bilirsin, bir oyundur ya, kuruyan yaraları kanatmak...her aşk bir önceki aşkın rahminden doğar bir sonraki aşkın rahmine düşer, kim bilir sevgili, yarın neye büyürüm ben...şarlo, “hayat anlam değil arzudur” diyor sahne ışıkları’nda, bacakları tutmadığı için yaşamı anlamsız bulan dansçı kıza...aslında kızın bacakları falan tutuyor da, yaşam arzusun yitirmiş, bu yüzden anlamsız buluyor yaşamı ya da bu yüzden tutmuyor bacakları...öyleyse insan ne zaman hayat dansında zorlansa; dürtmeli hayatı, şarlo’nun “hayat anlam değil arzudur” bastonuyla...
27 NİSAN 2007 Pazar.(MURAT ERDEMİRLER)
Çok seviyordum söyleyemiyordum.Sonra kaza yaptığını öğrendim,yıkıldım ama gene de dayanmaya çalıştım.Meleklerden daha temizdi neden gitti?
İlk başta sitem etmiştim,benim canımı alaydın da o hayatına devam etseydi.Sonra sonra alıştım bu gerçeğe,zaman geçtikçe de mantıklı düşünmeye başladım.Herşey insanlar için,ben Murat'ı sevmeseydim ve onu kaybetmeseydim, sevginin değerini,hala nefes alıyorken ona sevdiğini söylemen gerektiğini öğrenemezdim.Şimdi sevdiğim herkese her gün söylüyorum,burdan da söyleyeyim:'SİZİ SEVİYORUM!!'
Ve artık sevdiğim insanlara hala yanımdalarken hak ettikleri değeri vermeliyim,son nefeslerini verene kadar hakkımda en ufak ne bir şüphe ne bir kötü fikir olsun.Dünyada yaşayacağım ve dünyada kalacak olan şeyler sadece bunlardır benim için,sonradan farkına varsam da sonuçta öğrendim .Ne marka kıyafetler,ne cix mekanlar,ne pahalı lokantalar,ne arabası altında jölesi kafasında marka gözlüğü gözünde v.s tip erkekler... bunlardan zevk almıyorum alan insanları da anlamıyorum gerçi anlamak da istemiyorum ama,üzülüyorum yine de.İnsanları giydiği kıyafete,altındaki arabaya,gittiği mekanlara göre yargılayan ve sırf bu yüzden şahane dostlukları kaçıran o kadar çok insan var ki günümüzde.Hele ki şu cinsellik,hep şu Batı'ya özenmekten kaynaklanıyor.Peki şu Batı'ya özenmek niye?Kendi gibi olsa ya insan,Türk gibi Türk olsa ya,Batı'nın yaşadığı şeyler çok mu doğru da örnek alınıyor?Herkesle yatıp kalkmak,sevgilinden ayrıldıktan sonra 2 gün içinde kankasıyla çıkmak,marka takıntılı olup da bundan gurur duyulacak birşeymiş gibi bahsetmek ve bu tip şeylerle çevre yapmaya çalışmak özgüveni eksik,karakteri zayıf insanların tarzı.bu tarz insanların kişiliklerine ve zihniyetlerine derhal d-tox yapmalarını tavsiye ediyorum bence çok faydası olacaktır :)


Bu çok kısa süren evliliklerinde anlaşmaları söz konusu olamamıştı. Yılmaz Güney deli-dolu, kafasına koyduğunu yapan bir adamdı Nebahat çehre henüz üç beş aylık evli…
Yıl 1967 Atıf Yılmaz “Kozanoğlu” filminin İnönü civarındaki çekimlerini bitirmiş İstanbul’a dönüyorlar. Yolda Yılmaz Güney’in anlattığı bir olayı Atıf Yılmaz, anılarında şöyle anlatmakta:
Adam bardan içeri girer, barmenin önünde durur, barın üstüne bir fotoğraf ve yanına 50 ytl koyar, barmene bakarak
-bu adamı arıyorum der
barmenle adam bakışırlar, adam barmenin parayı az bulduğunu zanneder ve bir 20 ytl daha koyar barın üstüne, barmen hınzır hınzır bakar adama, barın üstüne bir cep telefonu sürer,
-al bununla ara
der.
Uzun zamandır seyrettiğim en güzel reklam.

İlkin gıda amborgosunu protesto için başladığı eylemini Irak'ın işgali sırasında da sürdürmüş. Kapladığı ufak alanda afiş, pankart ve fotoğraflarla işgalin sona ermesi için mücadele veriyor. Sloganlarından biri: "İnsan kanı petrolden daha ağır çeker!", diğeri: "Çocuklarımı öldürmeyin artık!"