Evet nerde kalmıştık. Hah tamam tekneyi Saipaltı barınağında emniyete aldıktan sonra Karaburun’a iniyoruz. Belediye Başkanı minübüs ile ring seferi organize etmiş, hazır olanları İskele’deki pansiyonlara transfer ediyor. Sıcak su ile duş almak iyi geliyor, temiz kıyafetler giyip kokular sıkarak dışarıya atıyoruz kendimizi, iskelede biraz yürüyüp dağları yeşilliği seyrediyoruz. Karaburun birkaç özel şeyle çok meşhurdur.


Garip bir varlık insanoğlu. Yeryüzünde bulunan en kibirli canlı, kibiri haklı mı haksız mı sorgulamak ne mümkün!
Bize bahşedilen zekadan bahsederken bile gururluyuz sanki bize akil, zeka bahsedilmesini hak etmişiz, çabalayarak kazanmışız gibi bunu. Halbuki zekamız doğanın dengesini korumak için kazandığımız bir özellik. Bizde atlar gibi doğduktan bir kaç saat sonra koşabilseydik, maymunlar gibi bizi soğuktan koruyan uzun tüylerimiz birkaç gün içinde çıksaydı böyle bir zekaya gerek kalmayacaktı. Evrenin düzenine bakınca çok basit görünen bir adaptasyon bizim gurur kaynağımız. Zekamız zayıflığımızdan kaynaklanıyor aslında, fiziksel kusurlarımızı örtbas etmek için ama biz kendimizde olan özelliği “en iyi” sayma güdüsüyle yine zeki olmayı tercih ediyoruz.
Aidiyet duygusu ise bundan sonrasında devreye giriyor. Kendimizi canlılar arasında “insan” kategorisine yerleştiriyoruz bir kere ama bu bizim egomuzu (ego Latince kendim demektir) tatmin etmiyor. Bu sefer ırklara ayrılıyoruz, o da yetmiyor dinlere ayrılıyoruz; sarışınlar, zenciler diye ayrılıyoruz. Tüm bu gruplaştırmalar o kadar genel kaçıyor ki aidiyetin içgüdüsel yapısına, bizler takımlara ayrılıyoruz, “sağ”a “sol”a kaçıyoruz. Kendi bireyselliğimiz, “ben”imiz o kadar küçük ki onu büyütmek için “biz” oluyoruz. Hem de her konuda biz oluyoruz; fiziksel özelliklerimizle, inançlarımızla, siyasi görüşlerimizle, tuttuğumuz futbol takımıyla, basketbol takımıyla, aldığımız dersle, dersi sevmeyen öğrencilerle, sevenlerle… Genelden özele indikçe iniyoruz ve tüm bu “özelleşme”nin ortasında aslında en basit ve en temel aidiyeti unutuyoruz. İnsan olduğumuz gerçeğini…
İnsancılık en büyük gerçeğidir insanoğlunun çünkü Dostoyevski’nin dediği gibi “her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur".
Peki insancılık yani hümanizm nedir? insanı insan olduğu için değerli gören düşünüş biçimidir özünde hümanizm. İlk ortaya çıkısı Rönesans döneminde olmuştur. Skolastik felsefenin egemenliğinden kurtulmuş kültür adamlarının insanı kendine konu edinmesiyle doğmuş bir düşünce akımıdır aslında. Dante ve Petrarca’nin öncülük ettiği bu akıma daha sonraları Gionozo Manetti, Leonardo Bruni, Marsilio Ficino, Lorenzo Valla, Montaigne ve unlu Fransız yazar Jean- Paul Sartre gibi nice aydınlar katılmıştır.


Peki, masonluğu masona veya mason yalakasına
sorsan ne cevap alırsın?
Cevap bellidir...
Kendine özgü gizlilik kuralları olan masonluk
hakkında toplumda pek de fazla konuşulduğunu
dumazsınız.
Çoğu insan masonluğun ne olduğunu bilmez,
çoğu da hayırsever zengin insanlar diye bilir.
Onca bilgi kaynağı varken "internet küfü" gibi
ne idüğü belirsiz bir sanal karaktere güvenecekseniz, yine siz bilirsiniz.

Aslinda bu yaziyi yazip yazmama da cok kararsizdim. Fakat arkadasim Cristian'in ilk astral yolculugunu yazinca, bunu yazmaya sizlerle paylasmaya karar verdim...
Mesnevi-i Serifi ilk okudugum zamanlarda, cok degisik hallere bürünüyor, ve sadece agliyordum. Neden? Nicinini bilmedigim bir duygu cemberi etrafimi sariyor, beni ha bire aglatiyordu. Her aglama sonucunda da büyük bir yük üstümden gidiyor rahatliyordum...
Bir gece yarisi kalkip boy abdesti aldim. Icime namaz kilma istegi geldi. Aslinda neden kalktigimi, ve neden boy abdesti aldigimi da bilmiyordum. Sanki bilmedigim bir güc beni yönlendiriyor, bunlari yapmami istiyordu. Gece o kadar sakin ve sessiz di ki" sanki tüm canlilar yok olmus tek ben vardim. Belki de bu benim icin böyleydi...

Bir arkadasim var adi; Crirtian, bununla biz ayni tarihte reiki ögretmeni olduk. Kendisi cok asiri bir Ateist. Cok atesli tartismalarimiz olmustur Cristi ile. ama hic küsüsüp bozusmadik. Iki gün önce gece yarisi saat 23:40 telefon caliyor. Bu saatte kimse aramaz. Sasirdim tabii. Ben hala uyaniktim. Siir falan ugrasiyorum PC'nin basinda. Kaldirdim telefonu...
-Aloo
-Ich bins Cristi (Benim Cristi)
-Und was willst du? Um dieser Uhr zeit? (Ve ne istiyorsun bu saatte?)
-Ich fliege, Ich fliege, Ich fliege.. (Ben ucuyorum, ben ucuyorum, ben ucuyorum..)
-Wohin fliegst du? Kanst du mich mit nehmen? ( Nereye ucuyorsun? Beni de götürürmüsün?)
-Ich bin zu dein Gott geflogen. Kanst du bitte zu mir kommen? Ich will dir alles ertzehlen. ( Ben senin Tanri'na uctum. bana gelebilir misin? Sana her seyi anlatacagim.)
-OK. Ich komme, so schnell wie es geht. Tamam. Geliyorum. Ne kadar hizli gele bilirsem.
Telkâri (gümüş işleme) sanatı, dinleri, dilleri ve hoşgörüsüyle binlerce yıllık bir kültür mirası olan Güneydoğu Anadolu’nun büyülü kentlerinden biri olan Mardin’de, Midyat bölgesinde bir Süryani geleneği olarak başlamış ve şu anda yörenin önemli geçim kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Telkâri sanatını en eski yerleştiği ve en çok geliştiği bölge olan Midyat şu anda bu sanatın sürdürüldüğü bölgedeki tek merkez konumundadır. Ülkemizde Midyat dışında, yaklaşık 75 yıldan beri de Ankara’nın Beypazarı ilçesinde de telkâri sanatı uygulanıyor ve yaşatılıyor. Midyat ile karşılaştırıldığında, Beypazarı ilçesinde telkâri sanatı çok sonraları yapılmaya başlanmasına rağmen çok mesafeler alınmıştır. Özellikle eğitim konusunda Beypazarı Meslek Lisesi Takı Tasarım bölümü atölyesinde eğitim gören öğrenciler, yöresel telkâri tekniğinin canlanması ve sürekliliğini sağlamak amacıyla bu tekniği öğrenip uyguluyorlar. Takı Tasarım bölümünden mezun olan öğrenciler daha sonra Beypazarı ilçesinde bulunan gümüş atölyelerinde Telkâri çalışması yapma olanağı buluyorlar. Beypazarı'nda bulunan Gazi Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu 1999 yılında Kuyumculuk ve Takı Tasarımı branşı ile faaliyete geçmiştir. Bu programda öğrenciler Kuyumculuk ve Takı Tasarımı konusunda teorik ve uygulamalı eğitim görmektedirler. Ayrıca iş yerlerinde staj yaparak kuyumculuk alanında tasarım ve üretim elemanı olarak yetişmektedirler. Aynı zamanda, Kuyumculuk ve Takı Tasarım Bölümü'nde, Meslek Lisesi Takı Tasarım Bölümü mezunu öğrenciler yüksek öğrenim görüyor ve meslek lisesinde edindikleri tecrübe ve bilgileri geliştirme imkanı buluyorlar. İlçede gümüş işleme işiyle uğraşan sanatkarlar Beypazarı Ticaret Odası çatısı altında örgütlenmişler. En önemlisi ise 2002 yılında şehrine sahip çıkan belediyecilik anlayışıyla, gümüş işlemeciliğine (telkari) Beypazarı belediyesi tarafından patent başvurusu yapılmış ve 2003 yılında Beypazarı'na özgü telkari sanatı olarak tescil ettiren belediye, bundan böyle bu ürünlerin 'Beypazarı' adıyla satılması halinde sorumlular hakkında dava açabilecek.
ülker bravo nun yeni reklam filmini görmüşsünüzdür. nerdeyse birebir algida magnum reklamından apartmışlar. fahriye evcen, rojda demirer ve saadet ışıl aksoy kızlarımız işveli tarzda ordan oraya koşuşturularken fahriye abla, eva longoria tarzında, çikolatayı ağzına iterek taklidin dibine vuruyo. neyse, asıl mevzuya gelelim. lostun sovyırı josh holloway magnum reklamında oynadı ya, taklidini çekecek olan ülkerden bi ricamız var: benjamin linus olarak bilinen zaman yolcusu, mekanbükücü michael emerson başrolde oynasın. hazır türkçede biliyor, ratingide yükseldi, patlar valla satışlar. buda benden ülkere hedaye ossun.