Burada, sizin en çok "tuttuğunuz" yazıların listesi var.
Yayın sırasına göre bu aralar | Bugün | Bu hafta | Bu ay | Tüm zamanlar | (2007 yılının en çok tutulan yazıları) yeni
Nasıl bir yazıdır ki mezar taşıyla ve ölümle başlasın? Bana göre ancak Sylvia Plath'ı anlatan bir yazı mezar taşıyla başlayabilir.

Aslında hayat denilen olgu kısa bir yoldan ibaret değil mi? Doğmak, büyümek, ölmek ya da kimine göre yok olmak...
Sylvia Plath, hayatının sonunu kendi getirmek istedi, eceliyle değil de kendi çizdiği sonla uğurlanmak istedi, belki de eceli o şekildeydi...
27 Ekim 1932, Massachusetts orta sınıf bir ailenin üyesi olarak Alman bir baba ve Amerikalı bir anneden dünyaya geldi. Profesör olan babası Otto Emil Plath 1940 yılında vefat etti. Ölümle belki de ilk olarak bu tarihte tanıştığı düşünülen yazarın ilk şiiri Boston Herald 'da 1940 yılında, sadece sekiz yaşındayken yayınlandı. Anlaşılan 1940 yılı Sylvia Plath için bir dönüm noktası oldu.

Hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla baş etmek zorunda kaldı ve belki çoğu zaman da baş edemedi.
Smith College'da okumak için bir burs kazanır ve bu burs ona ünlü yazar Olive Higgins Prouty tarafından verilir. Olive Higginsle bu dönemde dostlukları başlar ve hayatları boyunca yazışmaları devam eder. Sylvia Plath, Smith College'daki yaşantısı boyunca "hem zeki hem de arkadaş canlısı olmak isterim" der ve ikisini de başarır.
Smith College'daki ilk yıllarında bir gazete çıkartır ve bir süre sonra çıkardığı gazetede vermiş olduğu haberlerin güvenilir olmasının yanı sıra aynı zamanda da beğenilir. Yine buradaki ilk yıllarında çok etkileyici şiirler yazar.

Kimi zaman her şeye rağmen için acır çıldırtırcasına… Arasında kalıverirsin dünyanın, evrenin, aklın ve duygunun. Hangisi mantık hangisi duygu anlayamadığın anlar vardır kimi zaman…
Karar veremediğin, kaybetmek mi kazanmak mı çözemediğin durumlar yaşarsın. Kimi zaman dokunur her şarkı, her yara… Her yara senin yaranmış gibi gelir.
Ansızın kaçmak uzaklaşmak istersin bir o kadar. Kendi hayatını da bırakmak istersin ardında. Ne doğru ne yanlış bilemediğin, sezemediğin bir yerdesindir.
Aman Allah'ım dedim, birkaç gün internet, ev telefonu baglanana kadar ben ne yaparım diye söylendim. Öyle ya konudan ,komşudan, kalabalık cıvıl cıvıl bir semtten uçup yeni yerleşim bölgelerine doğru uçan deli gönül internet ister, isterki arkadaşlarından ayrı kalmasın, mahallesinin bakkalına kadar özleyecek nasılsa.
Ev telefonu, internet bekleyen acılı hayat cep telefonunda bozulmasıyla kuş uçmaz kervan geçmez bir hal alır.Bu arada bir kaç gün olan internet ve ev telefonu hasretligi limitim tam tamına 20 günü buldu. Ne mi oldu? Hiç bir şey olmadı , üzülmeyi bile unuttum olmamalarına, haa açılınca yumuldum o ayrı mesele.



Anlayamadığım konular var: O, benim değilmiş gibi hissediyorum. Hayatında misafir sanatçı gibiymişim gibi... Bir türlü içim rahat etmiyor, o ne dese. Ne 'Aşkım', ne 'seni çok seviyorum' lafı kafi… İçim nasıl rahat eder bilmiyorum. Onun hayatındaki noktalardan biriymişim gibi...

Bana sadık olduğunu söylüyor. Kalbim hiçbir şeyi dinlemiyor. Düşünüyorum, 'O hayatımda olmadığında daha mı huzurluydum acaba?'
'Bunca düşünceme bir düşünce daha mı eklendi?' Günler durmaksızın, bir ara vermeden, bu düşüncelerin baskısıyla/ sarmalamasıyla geçiyor. Uyuyorum, uyanıyorum bu düşünceler, hep oradalar…

kadın aşağılık.. kadın zavallı.. ve işin aslı hamlet’in şu sözlerinde saklı:
frailty; thy name is woman..
hayatın, kaderin ya da erkeklerin değil; sınırlarını sadece kendisinin belirlediği ve aslında kendisini sadece kendisinin sınırladığı bir dünyaya mahkum kadın..
gercekci olalim; 2010’a az bir zaman kala; kadin üzerindeki baskinin geçmiştekinden hiçte farklı olmadığını söylemek cok komik ve ahmakça bir durum olur..
bir projeyi anlatirken, bir tezi savunruken, siyaset yaparken, bilimsel makaleler yayımlarken ya da tüm gün tv kanallarını işgal ederken, hatta işi abartarak botokslu yüzleri ve şişirilmiş dudaklariyla spor haberlerini sunarken; hangi erkek karsi cikiyor bu duruma dersiniz?kabul edin, kadin sosyal hayatta hiçte abartildigi kadar göz ardi edilmiyor aslinda. erkeklerin tüm tersanelerine girdiniz; tüm ordularını dagittiniz.. buna rağmen bile sizinle derdi olan bir erkek topluluğu yok ortada; kimse sizi kisitlamaya; aşagilmaya; ezmeye calismiyor bayanlar.. sizin icin söz konusu olan bir engel varsa o sadece “siz”siniz.. içinizdeki potansiyelin farkinda degilsiniz.. sex yapmak, cocuk doğurmak, bir erkege ait olmak, evlilik programlari izlemek, oje sürmek, babanızın ya da eşinizin verdiği parayla alışveriş yapmak dışında baska kabiliyetlerinizde var! tabii ki, öncelikle bunlari “siz”in keşfetmenız gerekiyor..

Eseri, Filiz Bingölçe Türk Dil Kururmu Kütüphanesi’nin kayıtlı nüshalarından yola çıkarak günışına çıkarılmış ve Alt-Üst yayınlarından 2007 yılında yayımlanmıştır. Şairin kullandığı dil nedeniyle bazı çevrelerin şiire yakıştıramadığı “edep”sizlikte olduğu için 150 yıl kadar tarihin tozlu raflarında kapalı kalmıştır.
Yüksel yolda yavaş adımlarla, sakin bir gün geçirmişti ve eve gidiyor olmanın mutluluğuyla dalgın dalgın yürüyordu. Evine yaklaştığının bile farkında değildi. Ama bu dalgınlığı bozan bir şey oldu. Yanında yürüyen adamı fark etti. Adamı fark etti etmesine de adam pek tekin birine benzemiyordu. Adam uzun siyah paltolu, siyah fötr şapkalı, siyah güneş gözlüklü,uzun boylu,iri cüsseli biriydi.Tam filmlerdeki seri katillerin tipinde bir adamdı.
İyice panik olmuştu ve adamdan kurtulmak için evinin olduğu sokaktan değil de bir alt sokaktan yürümeye karar verdi ve adımlarını sıklaştırdı. Yüksel hızlandı paltolu adam hızlandı. Yüksel yavaşladı paltolu adam yavaşladı. Bu böyle olmayacaktı. Adamın onunla bir alıp veremediği olmalıydı. Yoksa hiç tanımadığı biri neden böyle saçma bir şey yapsın ki? Galiba durup adamla konuşmak galiba en iyisi olacaktı. Zaten adamı atlatamayacağı belliydi. Adamla konuşmak için durdu adam da durdu. Ve bir an birbirlerine baktılar. Yüksel konuşmaya çekindi önce ama hemen toparladı ve sordu:

düşlediğim seninle sona erecek bir yaşamaktı
seninle yaşlanmak
kaderimin efeliği mutluluğu ürkütünce yine
hayallerim ansız ve bedbaht bir yitikliğe büründü
bundan sonrası yaşamak ağır ve zor
muhasebesizce yaşamak isterken
hayata bu kadar borçlanmak ve nihayetinde umutsuzluk