Her zaman bir çare vardır.Yeter ki cesaretin olsun ..
Geçen akşam ( hani son umut fidanımın da suyunun kesildiği o hazin gece..Hani istenmediğim konusunda son kez ve net bir dille uyarıldığım,aralık kaldığı sürece girmeye zorladığım ve sonunda yüzüme kapatılan kapıya bakakaldığım o gece …)
‘’Çok çaresiz hissediyorum kendimi’’ dedim.Yüksek sesle söylediğime eminim ama kime hatırlamıyorum,belki de kendi kendime .. Hiçbir çıkış yolum,yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı artık...BİT – MİŞ – Tİ !!! ve BİT-MİŞ-TİM!!!
Sanki ilk kez aşık olmuş gibi ,sanki bilmiyormuş gibi bunun her seferinde yaşanılan bir acı olduğunu,geçeceğini ve bir gün hayretle hatırlanacağını..Ve her seferinde bu diğerinden farklıymış gibi hissettirdiğini..

düzeltmek için uygulanan çaba yok denecek kadar az.. çabalayanlar ise sistemin kendisi tarafından yok edilmekte..
"sistemin kendisi" denilen uzak diyardaki bir bilgisayar sanılmasın.. aynıyla bizleriz "sistem"..

Hepimiz inişli çıkışlı hayatlar yaşıyoruz. Bu yolda dengeyi sağlayabilmektir yapmamız gereken. Hiç ayağınız takılıp düşmediniz mi ? Düşünce ne yaptınız? Kalkıp yola devam ettiniz. Önemli olan da kalkıp tekrar yürüyebilmek değil midir?
Umudumuzu kaybettiğimiz zamanlar da olmuştur mutlaka. Hayatı zor bulup birilerine güvenmek istersin. Güvendiklerinin de Brütüs'ün varisleri olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırsın. Ama karanlıkta kaldığımızda yapmamız gereken vazgeçmek yerine ışığa ulaşmanın yollarını aramaktır. Kolay olmayacaktır. Işığa ulaşmak sabır ister.
Ve kavga biter! ... havadaki boşlukta asılı kalmış kelimeler çoktan vücut bulmuştur. Savrulmuş harflerin tokat izleri azgın geceyi dondurmaya yeter de artar bile... Aksak masanın üstünden yere damlayan kansa, az önce yitirilmiş beklentilerin, şiddetli sancıyla doğurduğu hüsrandandır. Pelteleşmiş acıyı kıvamında bırakan isteksiz haykırış da artık yavaş yavaş gölgesini terk eder. Soluk alışlar o kadar hızlıdır ki nutkun tutulur nerdeyse, soğuk bir sızı başlar ve nefes aldırmaz sesine . Boğulmak üzere bırakılan acı sükunetle beslenir ve büyür sinsice kaderiymişçesine. Yük ağırlaşır kendini aşar ve çöker olduğu yere… Uzlaşmak mı bitkinlik mi bilinmez tırsak titrekliğin sebebi. Sonra Ampirik bir bilim adamı düşüncesi bürünür donukluk son çırpınışlara aldırmaksızın , boşlukta kaybolmaya mahkum izler teker teker yok olur… Seçim hakkı olmayan bir kabulleniştir bu yengiyi mecburiyetle birlikte. Son darmadağınıklık kalmıştır artık geride çaresizce….. Daha tüketemediğin ürkek hımbıllığı da omzuna alıp yavaşça aynadaki çatlak aksini okşarsın hüzünle… Kendinden vazgeçişle, süzülen tortulaşmış aciz tuzlu birikintiyi fütursuzca silip dikili verirsin yine de. Yakıcı soğukluk gecenin karanlığında belirir, hesaplaşmaya tek şahittir ama umarsız çatırtıdaki asi sessizlikle yandaş olup çekilir gerilere. Ve bilirsin artık ‘’ben‘’ bir başkasıdır gerçekte… Sarılıp, yarı uyuşuk bedenine hazırlanırsın yeni kavga hallerine. Kendini kandırma acizliğini yaşamak mı? yoksa vazgeçiş basamaklarına tutunarak çıkmak mıdır bu? Hangisi daha erdemli? Hangisi daha azlettirici? Kim bilir ve kimin umurundaki… Eziklik haline geçişlerin ulvi bir sebebi olabilir mi? Çaresizlik değil bu kabulleniştir aslında gerçeği, özgür bırakılmanın tek hali. Az biraz takatin de kaldıysa, tapınarak mecbur kalışlara, saygıyla eğil haykırışlara ve azat ed kendini kendinden, ayır,acıt ancak bütünlük ve özgürlük (sanırım) böyle sağlanır. Siz kaç kere vazgeçtiniz kendinizden, kaç kere yalan gerçeklere haykırdınız hıçkırıklarınızla düğümlüyken ve kaç kere döne bildiniz gerçekten özünüze, kendinize ? kolay olan zor olmayandır ya hani işte hep zoru mu seçiyoruz dersiniz bilinçsizce ???( bu hak revamıdır bize?) Meltemce:)
Çok değerli hafif.org camiası... öncelikle uzun süredir burada olamadığım için siteyi ne kadar da çok özlediğimi girince tekrar anladım... artı yüzünü hiç görmediğim ama yazılarını okuduğum yada başka yazılara yorum yazarken lafladığım arkadaşlarımı da özlemişim farkında olmadan...
Birebir yaşadığım ve sizlerle paylaşmak istediğim için yazıyorum... daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler babamın geçirdiği bir rahatsızlık vardı,doktorların tavırları karşısında çaresizlikler yaşanmıştı bu vesile ile sağlık sistemimizi sorgulamıştık yazı ve yorumlarda vs...
Bahsedeceğim olay yaklaşık 2 ay kadar önce yaşandı... çalıştığım firmadan aldığım teklif üzerine İstanbul'da göreve başlamak durumundaydım ve ailem özellikle de babamın sağlık sorunları vs sebebi ile bu olaya karşı çıkmaktaydı. Ama ben gitmek zorundaydım ve hafta içersinde küçük bir kaza geçirdiğim için arabam serviste olduğundan otobüs ile gitmek gibi bir mecburiyetim vardı. Biletimi aldım,otobüse bindim,aklımda bir sürü soru işareti,geride bıraktıklarım,İstanbul & belirsilikler vs... Yani çok da sağlam bir halet-i ruhiye içerisinde olmadığımı tahmin etmek için sadece o anda bana bakmak yeterliydi aslında.
Derken otobüs hareket etti,bilet kontrolü,ikramlar vs ve ardından ışıklar söndü,DVD'ye bir film kondu ve herkes gayri ihtiyari izlemeye başladı...
evet o filmdi... gidenlerin anlattıkları ve basında ki yazılardan dolayı gitmemeye karar verdiğim o film : Babam ve Oğlum...
zaten dokunsalar ağlayacak durumda olan ben daha yolculuğun ilk 20 km'sinde şok içerisindeydim...
Film gerçekten müthiş ötesi bir kurguya sahip ve sinema sanatı açısından ancak profesyonel eleştirmenlerin belki teknik anlamda eleştirebilecekleri bir yapıda.Ama benim sorgulamak istediğim şey çok başka aslında... Feribota binildiğinde ben geminin güvertesinde resmen savaştan çıkmış gibiydim... saatlerdir kendimi ağlamamak için zor tutan ben güvertede çocuklar gibi ağlıyordum... zaten otobüsten inip ağlamayan yoktu... herkes feribotu bekliyordu demek ki... gemide bir sürü insan var ama bizim otobüsten inenlerin hepsi belli... ıslak gözleri ile kimsenin yüzüne bakmamaya çalışan,hatta üst güverteye çıkıp çay bile alamayan,alt güvertede ellerinde sigara ile sığınacak köşe arayan tipler...
Bu noktada benim sorgulamak istediğim şey ise çok daha farklı... adını anmak bile istemediğim o seyahat firmasında bu konulara karar veren embesil her kimse acaba şunu hiç mi düşünmedi : o otobüste bu filmde verilen mesajı direk veya dolaylı olarak hayatının bir evresinde bile demiyorum tam o anda, o yolculuk esnasında yaşan yolcular olabilecegi ihtimali nedir?
Düşünün yola çıkıyorsunuz,mesleğiniz,kariyeriniz vs var,hatta aynı şirkette sizden daha üst veya alt makamda çalışan kişilerle yolculuk etmek zorundasınız,ya da babanız hasta ve belkide bir daha hiç göremeyeceksiniz,veya o anda babanızı ameliyata götürmektesiniz ya da bunların hepsini bir yana bırakın karşı koltukta belki de bir vesile ile tanışmayı başarıp ileride hayatınızı birleştireceğiniz bir insan oturmakta ama siz bu filmi izlemek zorundasınız ve salya sümük ağlamak gibi bir handikapınız var... örnekleri daha da çoğaltmak mümkün...
Otobüs firmaları kesinlikle çok dikkatli bir şekilde ve profesyonel kişiler tarafından yönetilmek zorunda. Belki bu bir çok kişi için önemsiz bir ayrıntı olabilir. Ama bu yolculuğu yapmak zorunda kalmadığınız için bence çok çok şanslısınız.
Saygılar
Aşk bir karabasana dönüşüyordu. Ölümsüzlüğe inanan Adam, Kadın yüzünden ölüm olmuştu. Canı yanıyordu. Kabullenemiyordu. Sonuçta istediği gibi bitmemişti. (Bitip bitmediğini de bilmiyordu ya...) Oysa hep korkmuştu bağlanmaktan... Sevgisi başka birine kaymış bir sevgiliye bağlanmak, onun yüreğini acıttığı halde, bir şey yapamıyordu. Adam uzaktan bakmalıydı onun yürüyüşüne, gülüşüne, susuşuna, başını çevirişine... Ve Kadın uzaktan bakıldıkça kutsallaşıyordu. Aşk yolunu kaybetmişti adını unuttuğu bu kentte.
Adamın intiharı gibi bir şeydi bu aşk. Elini kolunu bağlayan bu çaresizlik. Karşılıksızlıkta bekleme çaresizliği. Oysa bu aşk susmalı ya da susturulmalıydı. Fırtına aşk yıkıntılarını bir yere biriktirmeli ve sakinleşmeliydi.