Burnumun 5 cm ötesinde başlayan çimlerin arasından günlük telaşına dalmış bir karıncayı izliyorum. Onun telaşta olduğunu düşünen şu yakınlardaki tek salak yaratık ben olabilirim. Hala şehir yorgunluğunu üzerimden atamamış olmanın etkileri bunlar... Altında uzandığım çam ağacına doğru kafamı kaldırıp bakıyorum. Sanki düşüncelerimi okumuşçasına belki biraz muzip gülümsüyor. Ne kadar sığ düşündüğümü anlatıyor, sessiz duruşuyla... Doğanın muhteşem nitelikteki planını göremeyecek kadar kendime ve günlük telaşlarıma düşmüş olmamı ayıplıyor, herhalde... Bir olmanın anlamını anlatmaya çalışıyor. "Mesela" diyor sessizce, "bak birazdan uzaklardaki akkavakları okşayan rüzgar iğne yapraklarımın arasından geçecek; hatta senin omuzlarını, açıkta bıraktığın sırtını yalayacak usulca ve beraber bir olmanın tadına varacağız" diyor. Hep sessizce diyor bütün bunları.
Fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastığımda bir an için o manzarayı olduğu gibi kaydettiğimi aklımdan geçirmiştim. Ama rüzgâr çıkmayacaktı fotoğrafta, o yumuşak ve okşayıcı meltemin verdiği hisler, toprağın kokusu ve içimi ürperten uğultu… Hiç biri olmayacaktı fotoğraf basıldığında. Sadece gökyüzünün tam tutmamış mavisi, kaçışan kuşların belli belirsiz donakalmış halleri, yemyeşil yaprakların kadraja sığdığı kadarıyla görünen kısmı ve koskoca ceviz ağacının devasa gövdesinin küçülmüş hali. “Bunlar benim için yetersiz” diye düşündüm parkta. Yaşadığım bu güzel gerçekliğin sadece bir kısmını kaydedebiliyordum makineme. Oysa bir kameram olsaydı, en azından yaprakların hareketlerini ve sesini de alabilirdim kadrajımın içine. “Yetersiz” diye düşündüm kamera için bile. İnsana yaşadığını doyasıya hissettiren toprak kokusu, bir çocuk gibi hissedilen heyecan, içeriden gelmesi sağlanan enerji, gördüğüm ve kendimi içinde hissettiğim tüm bu boyutlar… Bir makine var mıydı aklımın dışında, bütün bunları kaydedebileceğim? Ya aklım? Bütün bunları kaydetmeye yeterli miydi? Fotoğraf makinesini sırt çantama koyup kuş seslerini, ağaç gövdesindeki kahverenginin tonlarını ve hafif rüzgârın arasından bana değen ışığın tenimde verdiği hissi aklımda saklamaya çalıştım. Çimenler arasında bitmiş ballıbabaların mor yapraklarından kopartıp birini ağzıma attım. Tadını düşünmeye çalıştım. Düşünülecek bir şey değil, hissedilecek bir şeydi sanki. Akılda kalması için tazelenmesi gereken bir şey gibi. Peynirin tadını hatırlamaya çalıştım sonrada, onu hatırlayabiliyordum. Yaşam kaç farklı gerçeklikten oluşuyordu da bir insan bunların hepsini birden kopyalayamıyordu? Aya çıkan, uzayı gezen teknoloji, şimdilik bir şeyin tadını, kokusunu ve verdiği hissi değil ama görüntü ve ses ile ilgili gerçeklikleri yeniden yaşamamızı sağlayabiliyordu. Görüntü ve ses tekrar tekrar yaşanabilirken koku, tat ve hissetme bir kereye mahsustu. Bunları düşünürken çimenlerin üzerinde uzanıp bir sigara yaktım. Kibrit çöpünün üzerindeki ateşin sönüşünü izledim. Ateşin bir tadı olamazdı, olsa da insan bunu algılayamazdı, kendine ait bir kokusu da yoktu. Yaktığı şeyin yanarkenki kokusunu üstleniyordu ateş sadece. Ya sesi? Sesi olmak zorundaydı ateşin aynı şekilde yanan şeyin sesiydi o. Ses başlı başına kulak zarımıza çarpan görünmez dalgalardı ne de olsa. Ve duman, çöp ilk yandığında ve söndüğünde ortaya çıkan şey… Ateşin ondan ayrılamaz parçası gibiydi. Verdiği hisse gelince, dünyanın çekilen en büyük acılarını barındırabilirdi ateş verdiği hisle. Sigaramı içime çektim bir zamanlar canlı sayılabilen bitkiler, o öldürülmüş tütün hiçbir acı çekmiyordu yanarken. Bir parçası olan duman ciğerlerimde alışkın olduğum iç hissini vermişti bana. Algılarımın gerçeğin içinde olmamızı hissettiren şeyler olduğunu iyiden iyiye fark etmiştim yeniden. Çimenlerin üzerinde uzanmış bir kolumla çantama yaslanmış ve gündüz düşü kurmaya başlamıştım Ankara’da. Bir elimin parmakları çimenlerin arasında dolaşırken “insan aklının gerçekliği bir bakıma da olsa kopyalayabilen tek şey olduğunu fark ettim. Tanrı’nın buna izin vereceğini sanmıyordum. Bizim dışımızda bir tanrı olamazdı. Her şeyi yaratan bir güç, o yaratım anını bir başkasının eline veremezdi. Her şey düşüncelerden ibaretti. Düşünceyi yaratan insanın kendisiydi. İnsandaki o merak duygusu evrimleşmiş ve şimdi hatırlayabilen düşünceler olarak günümüze kadar gelmişti. İnsan beyni bir olayı, bir sesi, bir kokuyu veya bir hissi hatırlarken ve yaşarken aynı beyni kullanıyordu. Aynı beynin aynı sinir uçlarındaki aynı elektriksel sinyalleri… Yaşam elektriksel sinyallerden ibaretti. Birden ayağa kalktım ve sigaramdan bir duman daha çektim. Eski sevgilimin parfüm kokusunu hatırladım ve özledim onu. Çimenlerin arasında karıncalar dolaşıyorlardı neye zarar verdiklerinden habersiz virüsler gibi. Sadece yaşamaya devam edebilmek için bir arada çalışıyorlardı. Yaşadıklarımızı saklamanın bir yolu vardı. Çocukluğumu hatırlayabiliyordum, sadece bazı sahneleri. Bundan sonra yaşayacağım şeylerin işime yarayacaklarını aklımda tutmaya karar vererek yürümeye başladım. Yürümek güzeldi ve ileride işime yarayabilirdi.