
Şu şafak bir sökse de görebilsem nerde olduğumu. İniltiler duyuyorum dört bir yandan gelen. İnsan türü böyle sesler çıkarabilir mi? Ama onlar insan. Buna eminim. Çünkü gelirken biri seslenmişti; “Ölüm nerdesin?”
Soğuk koridora tavandan su damlıyor olmalı. Şıp, şıp, şıp… Beynimi kemiriyor bu sesler. Dam akıyor be! Lağım mı? Hareket edemiyorum. O kadar karanlık ki… Hemen yanımda büyük bir çukur olabilir ya da zehirli bir yılan. Yerimden kıpırdayamam. Yılan mı? Gülüyorum… Onlar güneşli tarlalarda fare peşindedirler. Ne işleri var bu lanet yerde.

İçeri girdim. Hiçbir şey sormadan cevap verdi: “Arka odada!”
Gözbebekleri iyice büyümüştü. Hatta gözleri iki siyah küreden ibaret gibi duruyordu. Ürkütücü bir yüz ifadesi vardı kadında.
Arka odaya girdim. Votka ve kan kokusu, içeri giren zayıf güneş ışıklarıyla nefesimi kesmeye başlamıştı. Yatağın içinde yorgana sarmalanmış bir insan bedeni. Odanın duvarları kana bulanmıştı. Adetâ duvarlar tuval gibi kullanılmıştı ve kan fırçayla serpiştirilmişti.
Hiç abartısı yok, aşağıdaki hikaye birebir yaşanmıştır, hatta belki atladığım, unuttuğum bölümler bile olabilir. Buyrun:
“Kızım hadi uyan, hastaneye gidiyoruz.”
Hay allahım, bu da nerden çıktı, ben annemlerle yaşamıyorum ki, annem ne zaman beni uyandırmaya geldi?
“Ne anne? Ne hastanesi?”
“Haydi kalk bakayım, geç kaldık, baban sabırsızlanıyor.”
“Tamam, tamam geliyorum”
Kalkalım bakalım, annem gelmiş ha, ne zaman, nasıl? Neyse, anlarız şimdi…