
Sana yağmurları anlatayım. Şehirdeki yağmurları. Gri bulutların bana sunduğu gizemi. Şiirlerimin suç ortağını. Hüznün ıslak halini.
Bakma bana öyle. Ben de sevmem yağmurlu gecelerde dolaşmak zorunda kalmayı. Ama yağmurlu günlerde keşfettim içime yolculuğun ne denli heyecanlı olabileceğini. Üstelik bu şehir, gerçek yüzünü gösterdi bana. Acı acı gülümserdi, yağmurla beraber. Ağlamasını gizleyişi işe yaramazdı. Şehrin gözyaşlarıdır yağmurlar.
Hikayeye göre; eskiden şehirlere “şahsiyetlerine uygun” tılsımlar yapılırmış. Bu tılsımlar şehrin bir felakete maruz kalmaması ve ebediyen “yaşayabilmesi” için yapılırmış. Şehrin bu tılsımı ele geçirilirse ya da bir şekilde yok olursa, tabiat o şehri alır ve ebediyen ruhunu ortadan kaldırırmış. Otların kokusunu içime çekerken, nedense ilk bu hikaye geliyor aklıma. Şehirdeyken evimin camlarına çarpıp geri dönen rüzgar, şimdi üzerimden geçiyor.
Dağdayım. Yüksek bir dağ olduğu için ağaç yok. Önümde bir vadi uzanıyor. Vadi sanki yeryüzünün tüm yeşil tonlarını içeriyor ve ortasından geçirdiği dereyle denize ulaşıyor. Doğduğu ve büyüdüğü yeri görebiliyorum derenin. Bulunduğum yerden daha alçak tepelerin üzerlerinde bulut gibi görünen sis yoğunlukları var. Bunlar uzak yerlerde tepeleri adacıklar gibi gösteriyor. Yüksek yerlerde Karadeniz’in doğallığı ile ıslaklığı bir bütün. Ayakkabılarımın altında otlar yemyeşil ama ıslak. Rüzgar üzerimdekilerin ve çantamın kıvrımlı yerlerine çarpıp ses çıkartıyor. Biraz daha seyredip, yere uzanıyorum. Kollarımı iki yana açıyorum. Ellerim ve boynum ıslaklığı hissediyor. Doğrulup ayakkabılarımı çıkartıyor ve tekrar uzanıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Rüzgar üzerimden geçiyor.
Kapı açıldığında aralıktan giren uzun saçlı kadın bana benziyordu. Ama tanıdığım o değildi. Kelimelerinde eskisi gibi saçmalayamıyordu. Bulamıyordum eskiden olduğu gibi onda benzer yanlarımı. Uzanıp dokunmak istediğim o teni eriyordu havanın mateminde. Sadece sıcaklığını istiyordum, o da yoktu bu atmosferde. Kalıpları eritip ruhunda şekle verdiğim o narinlik yerini tunç bir miğfere bırakmıştı. Bulamıyordum daha fazlasını ve daha azını gözlerinde. O, artık tanıdığım o değildi.
“Konuşma!” dedi bana bir anda.
Zaten payıma her zaman susmak kalıyordu ve bende öyle yapıyordum. Ve sadece sustum bir anda. İlerlediği soğuk havada bulduğum sadece ondan geriye kalan bu yalnızlık iklimiydi. Ama sonra… Birden durdu, adını sordu, cevap verecekken tam “Sus! Adımı kimseye söyleme” dedi.

Nelerden bahsetmeliyim? Düş kurar gibi mi yazmalıyım? Yoksa bir yolculuğu anlatır gibi mi? Belki de alıp başımı gitmeliyim bu satırlarda, güneşin battığı yere...
Ardımda koskoca bir şehir beni özlemeli. Sırtıma azgın okyanus dalgalarını salmalı, ama ben asla dönmemeliyim bildiğimden.
üniversiteyi okuduğum şehirde bıraktım en büyük aşkımı
aynı zamanda umut etmeyi, heveslenmeyi, sabırsızlanmayı
şehri güzel yapan içinde yaşadığın insanmış belledim, anladım
kadrin kıymetin bilemeden içine ettim de ayrılırken afalladım
yelkeni saldım rüzgara; karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenirmiş dünya diye
rüzgarın yönünü değiştirmeye çalışmayı bıraktım ben o şehirde
üstümden ne heyecanlar geçmiş olacak ki, kaldıramadım kafamı görmeye güzelin cemalini
dün boktum, bugün koktum misali olgunlaştım saydım durgunlaşmayı
nefret ediyorum şehire gelmiş şehirleşememiş insanlardan
nefret ediyorum başkasını düşünmeden yaşayanlardan
adam kıymış paraya evine klima taktırmış yav kardeşim çok mu zordur bu klimanın akan suyunu bir yere bağlamak illa kulağını çınlatmamız mı gerek adam beşinci üçünçü bilemedin birinci katta(bide olimpiyatlara geçsin diye o yülkseklikten çöp atmazlarmı aşşağıya sayıyorum alfabeyi baştan sona ) ve şehir görmüş şehirleşememiş bu arkadaş klimasının suyunu yoldan geçenlerin üzerine aksında kulağım temizlensin diyemi düşünür bilmiyorum
yok mudur bu ülkede belediye kanunları yaz bu adama bu klimanın iki kat parasını ceza olarak artık bir çaremi bulur yoksa içermi bilmem
ama kanunsuzluğun ve pervasızlığın artık bini bin para oldu
belediye sahi ne iş yapar bunları yapamıyorsa
YETMEDİ ÇABAM
şehri boğdum yalnızlığımda
havasını çekip ciğerlerime bitirdim
yok ettim denizlerini hepsini içtim
bir bir kopardım çiçeklerini ezdim
herkesten herşeyden nefret ettim
hayatta hiç kimseyi sevmedim
asla kimseye güvenmedim
yine de gittiğin günden beri küçük bebeğim
bir türlü
bu şehirden gidemedim
ve ben ne yaptıysam
ÖLMEYİ BECEREMEDİM

Puslu bir şehirdeyim.
Kendime yaklaştığım, kıyıdan uzaklaştığım bir denizdeyim.
Ben terk ettim tüm limanları,
dinmek bilmeyen bir sesleniş oldu yüreğimdeki “acılar”
onlar git dediler de, gittim.
Savurdum kendimi hasret çektiklerimden uzağa,
yeniden “bana” rastlamak için.
Ve işte yine bu şehirdeyim.
Kimselerin beni bıraktığı yerde kalmadım
Meçhule giden gemilere tanıklık ettim,
Hani yaşadığın bir insanı anlamak değil de,
anladığın bir insanı yaşamak gibi..