Henüz 10 yaşlarında, ilkokul 5. sınıf öğrencisiydim. İki odalı, dedemden kalma, ahşap merdivenli bir evimiz vardı. Tuvalet ve banyosu dışarıdaydı. Bir de çardağı vardı. Yazın, yaşadığımız yer olan Alanya; bilirsiniz aşırı sıcak olur. Ama çardakta oturması, hoş sohbetleri, akşamları serin serin uyuması güzel olurdu. Evimizin akarsuyu yoktu. Duş kelimesinin anlamını, yatılı okula gidince öğrenmiştim. Evimize yakınlarda bir çeşme vardı. Ablamlar ve kardeşimle oradan bidonlarla su taşırdık evimize. Yemekte, içmekte ve temizlikte kullanırdık bu suyu. Çamaşırlar dere kenarına kurulan sıcak su kazanlarında ve taşların üzerlerinde yıkanırdı. Kül ile beyaz çamaşırlar kaynatılır hem bembeyaz olur hem de yumuşacık bir hal alırdı. Yemeklerimiz odun ateşinde, etrafı balçıkla sıvanmış siyah tencerelerde pişerdi. Ocak mı? O da ne? Anneme sorsanız böyle bir cevap verir ya da ateş yaktığı yeri gösterirdi.
Yeni sevgili olunan ortamlarda her zaman kızların çantasında ve bazen erkeklerin ceplerinde naneli ferahlatıcı şeker bulunurdu. Bunlar, her zaman diş fırçalamaya zamanı olmayan ve sigara içen insanların sevgili ihtimalli bir günde kuruyemişçiden sigara alırken birden aklına gelip satın aldıkları şekerlerdi. Bana aşkı anımsatıyorlardı, nane kokusuyla ve parlak ambalajlarıyla yeni birinin benden hoşlanabilme ihtimalini taşıyan heyecan verici erotik duyguları uyandırıyorlardı. Bu duygular bedenim ve aklımın işbirliği içinde olduğu zamanların ürünleriydi. Bazen yan yana duran bira şişeleri, siyah poşet, tanımadığım bir cep telefonu ve naneli şekerler.
Bir gün naneli şekerimin kâğıdını soyarken ve onu ağzıma atarken bir arkadaşımın on altıncı kattaki evindeki balkonunda ayıldım…
Bütün gündüz içmiştim, balkona çıkmıştım ve intihar etmek istersem bunun kolay olup olmayacağını denemek için on altıncı kattan aşağıya kendimi bırakıyormuş gibi numara yapmaya başlamıştım. İçimden bir güç beni alıp geri çekiyordu. Ölmemem gerektiğini söyleyen tuhaf bir manyetik enerji vardı bedenimde. Aşağıya baktıkça başım dönüyor ve bedenim isteğim dışında irkiliyordu. Onu gerçekten hissetmek istedim ve biraz daha eğildim aşağıya doğru. Küçücükleşmiş görüntülere korka korka bakarak korkumun ve içgüdülerimin üstüne giderek sarktım balkondan aşağıya. Benim dışımda bir şey, biliyordu aşağı düşersem kesinlikle öleceğimi. Benden daha iyi biliyormuş gibiydi. Çocukken lunaparklarda hissedilen heyecan verici korkunun biraz daha heyecansız biçimiydi bedenimi saran. Arada incecik bir sızı şeklinde merak duygusu da vardı aklımda, bir şeylere karşı. Aklımdaki merak duygusu bedenimdeki korku duygusunu bastıramıyordu bir türlü. Bedenim aklımdan üstündü bir taşıyıcı olarak. El üstünde tutulan, başka bir canlı tarafından taşınan düşüncelerimden oluşan aklım ise bir yerden sonra emir veremiyordu bedenime. Bendeki emir komuta zinciri bu şekildeydi demek ki… Taşıyan ve ayakta tutan şey olarak bedenim, kendine emirler vermesi için yetiştiriyordu aklımı. Aklım onun ölümünü ve yok oluşunu onayladığında bedenim darbemsi bir şey yaparak sesini yükseltiyor ve aklıma” haddini bil” diyordu sanki. İçeri geçtim ve salonda sızmış bayan misafirin yanına kıvrılıp ona adını sordum. Uyandı, ağzı içki kokuyordu ve rimeli akmıştı. “Pelin” dedi kısık bir sesle. Battaniyenin altına girmek istediğimi ve çok üşüdüğümü söyledim. Yalandı bu. Sadece onun bedenine yaklaşmak, tahrik olmak ve sonunda onunla sevişmek istiyordum, büyük ihtimalle bunu zaten biliyordu ve “üşüme gel tabi” dedi. Büyük bir evde parti verilmişti ve onun için kısık sesle konuşuyorduk. Birçok erkek birçok kızla birbirini beğenmiş ve odalara çekilmişti. Biz geriye kalan son çift olarak birbirimize kalmıştık. Diğer insanlar söylediklerimizi duyup ertesi gün dalga geçmesinler diye kısık sesle konuşuyorduk. Benim erkek arkadaşlarım ve onun kız arkadaşlarından oluşan insanların olduğu bir ortamda bulunduğumuz için, tanışma konuşmalarının duyulması ileride problem olma olasılığını taşıyabilirdi. İkimizde böyle düşünüyorduk ama kısık sesli konuşmamızın arkasında “başkalarının uyuyor olduğu için rahatsız olmasını istemememiz” yalanı duruyordu. Kimsenin uyuduğu falan yoktu.
—Ne yapıyordun balkonda?
— Yıldızlara bakıyordum çok güzeller.
— Hımm ben de çok severim yıldızları. Her zaman gittiğimiz bir tatil köyü var, orada geceleri yıldızlar...
Bayramları sevmiyorum...
Sıcak akrabalık ilişkilerim olmadığı için bayramlarda akraba ziyaretlerine gitmiyorum.
Bayram boyunca evde tıkılıp kalıyorum. Kapıyı açmıyorum,çünkü bir kere açınca duyan bütün şekerci çocuklar geliyor. Şekerci çocuklardan nefret ederim. Kapıya vururlar,zar zar zili çalarlar...
Misafirleri sevmiyorum. Geliyorlar yapmacıktan yüzlerinde bir sırıtma. Gelen kişi arkadaşım filan olsa hadi neyse,bir kere bile merhabam olmayan kişiler bile bayramda geliyor,sevmiyorum...
Kurban bayramını hiç sevmiyorum. Bir sürü günahsız hayvan katlediliyor.
Sevmiyorum,bıktım...