Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .
Her şey 1900 yılında matematikçiler arasındaki akademik bir tartışmayla başladı. İngiliz matematikçe ve 1950 yılında nobel edebiyat ödülü alan Bertrand Russel ilk büyük paradoksu ortaya attı. Russel paradoksu şöyle: Bir editör, kendi adını içermeyen bütün katalogların kataloğunu yapmak istiyor. Kendi adını içermeyen kataloglara örnek olarak şunu verebiliriz mesela , elimizde Türk Şarapları Kataloğu olsun. Bu kitap, şarap olmadığından kendi adını içermeyecektir. Buna karşılık bir Kitaplar Kataloğu kendi adınıda içermelidir; çünkü kendiside bir kitaptır. Yukarda sözünü ettiğimiz editör, bir Kitaplar Kataloğu oluşturmak peşinde değil. O kendi adını içermeyen katalogların katoloğunu yapmak istiyor. Russel paradoksu şundan ibaret: Kendi adını içermeyen katologların kataloğu, kendi adını içermeli midir?
Bu katalog, kendi adını içerirse , kendi adını içeren kataloglar grubuna girer; oysa bu, kendi adını içermeyen katalogların kataloğudur; demek ki bu katalog kendi adını içeremez. Fakat bu katalog kendi adını içermezse, kendi adını içermeyen kataloglar grubuna dahil olur ki o zaman da kendi adını içermesi gerekir. Bu açıkça bir paradokstur; çünkü mantık kendi adını içermeyen katalogların kataloğu'nun hem kendi adını içermesini, hem de içermemesini emretmektedir. İki doğru olamayacağına göre burada paradoks vardır.
Russel paradoksuna benzer bir paradoks ise ünlü Giritli paradoksudur. Bir Giritli "ben hep yalan söylerim" diyor. Giritli gerçekten yalancıysa, bu söylediğide yalandır; yani aslında hiç yalan söylememektedir; yani doğrucudur. Fakat giritli doğrucuysa bu son söylediğide doğrudur; yani aslında o bir yalancıdır. Mantığımız bize Giritliyi doğrucu kabül edersek onun yalancı, yalancı kabül edersek doğrucu olması gerektiğini söylüyor. Demek ki Giritli'nin yalancı mı doğrucu mu olduğuna karar veremiyoruz. Bu tam bir paradokstur; çünkü birbirine karşıt iki yanıt da doğru sonuç veriyor, oysa gerçek tektir; Giritli hem yalancı hem de doğrucu olamaz.
Russel paradoksu kümeler kuramına dayanır. Bir katalog, elemanlar içeren bir küme olarak düşünülebilir.
Kümeler kuramını İtalyan matematikçi Guisseppe Peano öne sürmüştü. Bu kuram Antikite'den bu yana elde edilmiş birçok matematiksel sonucu birleştiriyor ve bir düzene koyuyordu. Amaa işte sonuçta düzenleyicinin kendisi düzen yerine paradoks yaratıyordu. Paradoks matematik için kabul edilemez bir sonuçtur çünkü matematik tek doğru ister.
Bunun üzerine David Hilbert, anlamlarından soyutlanmış matematik sembolleri birbirine bağlayan tutarlı ve çelişkisiz olduğunu göstermek için meta-matematiği başlattı. Meta-matematik matematik konularını değil matematiğin kendisini incelemek olacaktı. Yani bu sav ile matematiği mekanik bir şekilde ifade etmek için gerekli mantık kurallarını bulmak istiyordu.Eğer bunu başarabilirse bütün matematik teoremleri bilgisayarın bir tuşuna basarak elde edebilecekti. Bu mutlaka matematiği daha sağlıklı kılacaktı fakat bi yandan da matematiği kısırlaştıracaktı. Nevar ki programın başarısına bir mantık kuralı engeldi. Örneğin dil uzmanları, gramer kurallarının temelini oluşturmak isterken, sözcüklerin anlamlarını dışlasalardı kendilerini bir paradoks içinde bulurlardı. Gramerin temelini oluşturmak için hem sözcüklerin anlamına hem de gramer kurallarına gerek vardır. Kısacası burda bir kısır döngü vardır. Bundan kurtulmak için önce birkaç sözcüğün anlamını ve çok açıkça belli bazı gramer kurallarını önceden kabül etmek gerekir.

Aşkın şizofren halini yasadım ben!! Hem kendim yaşadım bizzat hem de dışardan izledim defalarca...
Sana bakıp da konuşamamayı, gözlerinin icine bakıp da söyleyemeyi...
Sadece dışardan seni görüp yorum yapmak kadar koyanı yoktu.Belki de sen göründüğünden çok ama çok farklıydın ama bunu da bilmenin bir yolu yoktu.Şimdi geriye dönüp bakınca keşke diyorum keşke vakit varken ya sevmeseydim ya da gelip konuşsaydım senle ama yapamadım.Tüm pişmanlığım bu sadece gelip konuşmamış olmak...
Her şey kurguydu bu olayda.Sen, sen ve yine sen.Onun dışında her sey ama her şey gerçekti.Bir seni gerçek yapamadım.
Ama anladım ki bu da lazımmış hayatta.Aşkı bir kere olsun şizofren yaşamak.Sen hayatımdaki en büyük tecrübe oldun.İyi ki varsın m...... hayatımın en büyük 'keşke'si olsan da...
Evet, kabul ediyorum. Benden daha büyüktü bu hayat. Sen bunu okuyorsun ama BEN olmadığını bilmelisin. Gitmem gereken yolu biliyorum. Gözlerindeki o korkunç mesafe kadar daha yol almalıyım. Böylece belki ulaşabilirim sana. Kendimi bile kandırabilirim bu yüksek dozdaki düşlerle.
İnancımı çoktan kaybettim, yâda benden çaldılar. Artık tabularımı bile kendim yazıyorum. Öyle ki bu spot ışıklarının
altındaki fareler yâda köşelere saklanmış aç köpek gölgeleri bile durmadan aynı mısraları fısıldıyorlar kulaklarıma. Kaybedeceksin onu diyorlar. Yeteri kadar konuşamadım biliyorum. Ama duydum bu tıkalı kulaklarımla güldüğünü.
Yine mutfak tezgâhının başında gelmişti düşünceler. Eve gireli daha bir saat olmamıştı hâlbuki. Bir cinayetten geliyordu. Bir aşkı katletmişti. Umarsızca öldürmüştü sevdiği kadını şehrin karanlık sokaklarında. Hafif hafif yağan kırmızı yağmurun altında katletmişti onu. Herkes görmüştü ama kimse hiçbir şey dememişti. Kalabalık yalnızlıkların arasından başı dik çıkmıştı. Bağırıyordu ama duyan olmadığından emindi.
Eve geldiğinde her zaman yaptığını yaptı. Bir bardağa buz koydu ve yarısına kadar doldurdu. Akşam yemeği yememişti hâlbuki daha. Ama içecekti işte. Her kaybettiği kadının arkasından içtiği gibi. Kilo kaybediyordu ve bunun farkındaydı. Çevresindeki insanlar ona akıl veriyorlardı sürekli. Ama o akıl istemiyordu ki. Herkes depresyona girdiğini ve bu yüzden bunalımlarının olduğunu, sonucunun da kilo kaybı olduğunu söylüyordu.
Gölgemle birlikte beklemekten sıkıldığım içindir bu katliam. Daha ne kadar beklemem gerektiğini bilmediğimdendir üzüntüm. Sonra gölgemle birlikte, sudan ve sessizlikten gelme bir hüzün sararken dört bir yanımı; ben mühürlediğim geçmişimi katlediyorum, benliğimi tamamlayan kederin eşliğinde…
Korkudan sislenmiş, gözlerimdeki hüzünle birlikte giyiyorum yağmurları üzerime.
Rüzgârın fısıltıları ürpertiyor içimi sessizliğin derinliğinde.
Ay kanıyor bu gece, oluk oluk akıtıyor kanını geceye ve akan kanın yol aldığı ırmak sessiz sedasız ulaşıyor denizin enginliğine. Gözlerimi sen bürüdü. Nereye bakarsam seni görüyorum. Özlem mi bu? Senden kaçmaya çalışırken neden özlüyorum seni.
Erovizyon geldi çattı hadi bakalım! Kayıtsız kalabilirmisiniz?...
Bir bu eksikti , bunca sorunun arasında...Ne bahtsız ülkeyiz be!
Ama TRT en iyi seçimi yapmış ; Bizi bu beladan sıyıracak adamı seçmiş...
Kenan Doğulu...Cakkıdı’nın icracısı...
Çocuk, Sezen ablasıyla iyi geçinirse bu işi kesin kıvırır...
Düşünebiliyormusunuz , sahnede Kenan Doğulu yanında da Gaffur !
Nerede yapılıyorsa yıkılmaz mı orası ?...
Adamın boyu biraz kısa gibi ama olsun, Ozan’ı da ilave edersek bu iş olur...
Göreceksiniz! Bu çocuk başaracak...Güzel gülümsemesinin arkasına Kardeşini, Sezen ablasını ve de Gaffur’u alırsa benim korkum yok...
Yalnız bir şartım var; Kareografiyi kim hazırlayacaksa “ Gaffur’u” özgür bırakmalı...
Her şey yolunda sanmayın,
Kenan’ın şansızlığı şu sıralar katılan ülkelerle aramızın pek sıcak olmaması...
İşte onun için Gaffur önemli...Adam şu an ülkenin şizofren yapısını en iyi özetleyen görüntüyü çiziyor sağolsun...
Bu gavurları yola getirecek tek adam Gaffur’dur...
Onsuz yola çıkma Kenan...
Bu sefer de hakkımızı yedirtmiyelim...
Masada oturuyordu adam. Elinde yarım bir elma vardı. Bıçakla düzgün kesilmeye çalışılmış ama üzeri tırtıklanmıştı. Elmaya bakıyordu. Masanın üzerinde bir kaşık, bir çatal ve yemek izleri ile dolu, boş bir tabak vardı. Elmaya bakıyordu adam. Arkadaşı karşısına oturduğu sandalyeden seslenince irkildi ve daldığı düşünceden kurtuldu.”Neden hep yarım elma yemek zorunda kalıyorum ben” demişti arkadaşı. Cevap vermedi. Elmaya bakmaya devam etti.
Elmanın diğer yarısını düşünüyordu. Dolmuşta gelirken arkasındaki kadın yanındakine “Ben o şirketten ayrıldım. Eşim rahatsızlanınca ona bakmak için çıktım işten “ Dediğini hatırladı. Yüksek sesle “Eşi” dedi. Adam kelimeyi tekrarladı. Ne demekti “eşi” diye düşünüyordu. Elmanın diğer yarısı mı? Tıpatıp elindekine benzeyen diğer yarısı mı? ”Tıpkısı” dedi yüksek sesle. Kendi sesinden irkildi önce. Arkadaşına baktı. O zaten adama bakıyordu sürekli.
Bir köy bir kent, bir köy bir kent.Ne olacak bunun sonu?Gel İstanbul'a, Cihangir geleneğine devam et.Köye dön, hanım hanımcık tesettür kıyafetlerini giy, keçi sütü iç.Birbiriyle kazara karşılaşsa dudağı uçuklayacak iki yaşam biçimini birkaç saat arayla yaşayış.Çıkmıcam ben bugün evden.Ne halt var Beyoğlu'nda?Oturucam evde.Televizyona bakıcam boş boş.Kıpraşsın dursun telefon da orada.Yoldan geldim, yorgunum.