
Ne geçmişe, ne geleceğe ne de şimdiye aidim
Zamansız bir mekanda, mekansız biz zamanda
Yapayanlız, tek başına
Derler ki
" Lanetlenmişlerin yüreği yaşayan ölüler mezarlığıdır.
Gömülenler yalnız insanlar değil, birde güzel duygulardır."
Eğer ziyaret edilecek çok mezar varsa ,
Ne yazık çok az vaktin kalmıştır.
O da tükendiğinde
Artık İNSAN SURETİNDE BİR HAYVANSINDIR.



Daha da bağırsam,
Yükseltsem sesimi
Çatlarcasına diyorum, çatlarcasına…
Duyar mı dağda sürüsünü yitirmiş bir çoban, ya da ateşler içindeki bir çocuk?
Ya da sevda çiçeğini dağıtırken kurşunlanan bir yürek,
Duymaz mı?
Çok mu dertliler onlar, çok mu?
Benden de mi çok, söylesene benden de mi?
Sana garip gelebilir tüm bunlar biliyorum. Belki de gülünç buluyorsundur bu halimi. Mühim değil. Yo yoo! Bal gibi “mühim” işte. Şöyle karşıma geçsen, gözlerimin içine bakıp dinlesen beni. Arada bir kafanı sallasan, ne bileyim bazen kaşlarını çatsan, bazen gülsen, bazen heyecanlandığını görsem, bazen gözlerinin nemlendiğini… Bak o zaman içimi sana nasıl açarım, nasıl da anlatırım yüreğimde kopan fırtınaları.
Günlerden bir gün, ben, Jim ve kızılderili yürüyoruz. Hava güzel cıvıl cıvıl ortamlar. Gidelim köprüde iki bira içelim seyre dalalım dedim Haliç'i, tepeden sarkan oltalara bakalım, aha çok pis vurdu, ya çok büyük geliyo ya da iki üç tane birden var, diyelim.
Jim ile kızılderili ses çıkartmadı, neden bahsettiğimi bile anlamadı zaten öküzler, ne bilsinler Haliç'i, köprüyü allasen. Kızılderili, ora nere olaki, der gibi oldu ama Jim'in bir bakışıyla sustu boyun eğdi. Böyle olduğuna bakmayın sosyal ortamlarda pek lider konumda olamasada, kızılderili panik anında pek bir cevvaldir, götümüzü kurtardığı çok görülmüştür.
Neyse gittik köprüye indik alt kata. Oturduk bir mekana. Garson yanaştı, üç bira söyledim, anlamadı salak. Arkadaşım 3 bira getirirmisin, diyerekten kavgaya tutuşmak üzere olan insan izlenimi kattım kendime. Tek başıma olsam böyle agresif tavırlar sergileyemezdim ama nasılsa kızılderili vardı yanımda, garsonlarıda yerdi, camı çerçeveyide indirirdi yeri geldimi.
Garson gitti, diğer bir garsonla muhabbete dalar gibi oldu, gülüştüler. Kızılderili, abi bırak dalıyım şunlara, dedi. Bende, bi sakin ol oğlum şuraya iki muhabbet edelim seyre dalalım manzarayı dedik, geldik. Vukuatın lüzumu yok, şeklinde cevapladım bu önermeyi.
Bir sigara yaktım. Jim'e de uzattım, almadı. Kızılderili zaten kullanmazdı.
Dayak kokusunu almış olacakki, daha fazla oyalanmadan getirdi garson biraları.Bu esnada kızılderili sordu.
-Abi sen seyredelim filan dedin getirdin bizi buraya ama biz ne seyrediyoruz allasen.
Jim kızılderiliye yine bir bakış attı, kızılderili görmemezlikten geldi, merakla cevabımı bekliyordu.
-eee... oğlum işte böyle deniz var, martı var, bıngıl bıngıl hatunlar geçiyo ayriyetten, bak böyle tepeler yükseliyo galata kulesi desen ahanda orda, vapur desen, tekne desen onlarda geçiyo işte güzel bi ambians yani.
-Geçenleri izliyoruz yani?
-Resmin bütününe bakıyoruz yavrucum.
Kızılderili bir soru daha yöneltecek gibi oldu ama Jim sabrının taştığını belirtir şekilde döndü ondan tarafa. Sustu resme baktı. Bütününü göremediğini anlamıştım.
Jim, dedim. Hayrola pek sessizsin bugün. Ses gelmedi.
Bir süre sessiz sessiz oturduk, kızılderili arada bir konuşacak gibi oluyordu ama Jim'den tırstığı için susuyordu. Onun için hayatındaki tek otorite Jim'di. Sözünden çıkmazdı. İkisi tek bir mükemmel insandı aslında. Jim dahiydi, kızılderili güçlü. Raistlin ile Caramıon gibiydiler.
Birden Jim konuştu.
-Val Kilmer'dan ölesiye tiksiniyorum. dedi. O büzüşük dudaklarına attırayım onun, öyle tiksiniyorum ben bu adamdan.
-Jim'cim bu kadar içerleme hem kötü birşey yapmadı,oda emir kulu neticede, bu kadar rahatsız olman anlamsız.
-Sus lan!!!
Jim'den böyle ani bir çıkış beklemiyordum normalde ürkmem ama sonuçta 3 kişiydik ikiye tek kalmayı açıkçası götüm yemezdi. Kızılderilinin saygısından şüphem yoktu esasında fakat Jim'in bir lafıyla saygı filan dinlemezdi, sille tokat manyağı yapardı beni.Yine de altta kalmamak için aynı sertlikte atıldım.
-Ne biçim konuşuyosun lan biz ne yaptık sana!.
Biz diyerek kafası karışık kızılderiliyide biraz olsun yanıma çekmeyi amaçlamıştım.
-Daha ne yapıcaksınız lan hadi zamanında bu mendebur geldi buldu beni, tamam o zaman geçinip gidiyoduk az çok karizmasıda vardı, ilginçti yani kızılderili filan trajıma traj ekliyodu. Peki burda ne işim var lan benim. Yok manzaraya bak, yok karılara bak, hadi bi hava alalım... niye sürüklüyosun lan beni peşinden!!!
-Canınız sıkılmasın dedik. Bi bakıma turist sayılırsınız gezin görün tanıyın dedik! kötü mü ettik, bira bile ısmarladık bi yudum içmediniz mınakoyyim.
Tepem atmıştı silleyi tokadı umursamaz olmuştum bir anda.
Yeter lan ben gidiyorum, dedim. Kalktım masadan garsona doğru yürüdüm, ilk andaki aptallığıyla bakıyordu bana. Ne kadar? diye sordum. 12 yetele abi, dedi. parayı uzattım, aptal aptal bakmaya devam ediyordu.
Alsana lan parayı sinirimi senden çıkartırım hee!, dedim. Tırsmış göründü, aldı parayı. Garsonun tırsmasından kuvvet bularak, arkamı dönüp giderken, hay skicem yaa! diyerek ekledim. Jim ile kızılderili de duysun diye bilerek sesli söylemiştim.
Çekip gittim. Hesabıda bana kitlemişti şerefsizler.
This is the end. Beautiful friend.
Başlık bir itham olarak anlaşılmasın lütfen. Ancak yaşadığımız çağın tanığı olduğumuz tarz-ı hayatın getirdiği menfi ve istenmeyen kazanımlarımızdan biri de ruh sağlığımızın bozulmasıdır.
Ekonomik,sosyo-kültürel,çevre,enformasyon araçları,gayri tabii gıdalar vs. tüm bu menfi etkenler bedenimizde sebeb olduğu tahribatın daha fazlasını ruhumuza yapmaktadır. Meslek icabı insanlarla birebir temas halinde olduğumdan, maalesef toplumumuzdaki ruhi rahatsızlıkların sanılandan çok daha fazla olduğu kanaati taşımaktayım.
İşin daha acı tarafı ise bu rahatsızlıkların sadece tek bir başlık altında, depresyon ya da stres başlığı altında isimlendirilerek, daha ağır vakaların gerek bilgi eksikliği gerekse böyle bir durumu kabüllenmenin zorluğu açısından gizli kalmasıdır. Bu ise kimi zaman çok acı sonuçlara sebeb olmaktadır.
Ruhi rahatsızlıklar hakkında toplumumuzun daha fazla bilgilendirilmesine önem verilmelidir. Bu konuda hem ilgili meslek erbabının, hem ilgili bakanlık yetkililerinin bir an evvel etkili ve geniş kapsamlı bir tarama ve hemen akabinde de evvela bilgilendirici daha sonra tedavi edici çalışmalara başlamaları şarttır.
Bu görünmeyen tehlikenin gerçekten farkına varmak gereklidir. İlköğretimin ilk devresindeki küçücük çocukların bile birbirlerine rahatlıkla çok büyük zararlar verebildiği gözönüne getirilirse, sebeblerin tespitinin ardından hemen gereken önlemlerin alınıp daha sağlıklı bir toplum için ne yapılması lazım ise yapılmalıdır.

-yoksun sen yoksun yoksun defol
-ne demek yoksun
-yoksun tabiki hayal mahsulüsün az önce orda değildin bi anda çıktın kanepemde gerçekten olmana ihtimal yok
-kanepemde mi? saçmalama nerden kanepem
-evet kanepem benim kanepem bu eve taşındığımda spottan alıp buraya kadar 3 kişi taşıdık biz o kanepeyi
-artık saçmalama demiyicem zaten saçmasın ama alıştım sana artık umursamıyorum
-hadi geldiğin gibi kaybol halisünasyondan öte olmaya başladın tamam biraz deliyim belki ama artık senden kurtulmak istiyorum zaten sen diye bişey yok
-yok mu? kendinin aslında varolduğunu gerçek olanın ben olmadığımı nerden biliyorsunki
-senin gibi bişey olamazda ordan biliyorum kanepemde tavuk köstümlü bi adam nası oturuyor olabilirki böyle bir şey yok çizgi film karakteri gibisin komik gözüküyorsun aslında insan olsan belki doğaüstü bişeyle karşılaştığımı düşünebilirdim farklı bişey olsan korkabilirdimde ama gerçek olamıyacak kadar komik ve sahte görünüyosun
Mahir, Nuri Alço derken, uzun zamandır fenomen yoksunu kalmıştık. Bu site, o boşluğu doldurmaya aday gibi:cemkurtkan.org
Sitede, kendini dünyayı kurtarmaya adamış bir Türk genci ve onun ayak işlerini yapan bir şahıstan bahsediliyor. İddialar ilgi çekici ve önümüzdeki günlerde "bomba gibi" komplo teorileri şizofrenik beyinleri gıdıklamaya aday görünüyor. Mel Gibson?
İçinde bulunduğumuz durumu adlandırmak gerekseydi, bir şizofreni hali derdim. Baudrillard’a göre, kendi varlığının sınırlarını çizemeyen bir sizofrenin deneyimlerinin görselleştirilmesi şeklinde tanımlanacak olan bu durum tam da 1981 yılında MTV’nin televizyonlara açılmasıyla başlamıştır. 80’lerin ortalarında MTV’nin sloganı: Tek Dünya: Tek İmaj: Tek Kanal’dır (One World: One Image: One Channel). Bir insan dünyanın her yerinde elinde ki Burger King’i satabilir; çölün ortasında susuzluğunu giderecek bir Coca Cola ya da Pepsi bulabilir. Ve 1994’den başlayarak MTV, 5 kıtada ve yüzden fazla ülkede yayınına devam eder. Bu öyle mükemmel ve güzel şekilde hazırlanmış bir kapitalizmdir ki insanoğlu yok olsa bile MTV kendi kendine yayın hayatına devam edebilir. Her yöne doğru yayılır, her şekle girer ve kendini öyle bir çılgınlığın içinde kaybeder ki, aslında bu tam da kişilik sorunları yaşayan bir şizofrenin acı içinde ki halidir. Evet, acı. Günümüzde zevk almak ve acı çekmek arasındaki ayrım o kadar inceldi ki arada sırada birbirlerinin yerine bile geçebiliyorlar. Artık sadece türler değil, zıtlar karışıyor. O kadar çok bir maskeli balodan çıkıp diğerine girdik ki artık kendi suratımızı kaybettik; ayrıca sonsuz sayıda olduğunu düşündüğümüz rengarenk maskeler de aslında çok azaldı. Sonsuza kadar kendimizi yeniden üretemeyeceğiz; sonsuza kadar işlemeyi beceremeyeceğiz. Sonunda suratımıza kapkara bir maske takıp, aynı karanlık içinde yolumuza devam edebiliriz. Kapanmış, fişi çekilmiş öylece salonumuzun ortasında duran o büyük kütlenin, televizyonun görüntüsü aslında ne kadar korkunç, ne kadar anlamsız. Botoks’lanmış, ve mimiklerini kaybetmiş suratlar bize karanlık maskelerimizi takacağımız günü hatırlatmıyor mu?
Uzaylıların istilası, biyolojik patlama, dystopia, kozmik yokoluş, tanrını gazabı, doğaüstü güçler, anarşi, sosyal düzenin yıkılması, kıyamet günü, teknolojik kıyamet, ekonomik kıyamet, nükleer kıyamet, kıyamet sonrası... Ve kehanetler uzayıp gider. Dünyamız her geçen gün daha da karmaşıklaştıkça biz şizoid kabusların Samanyolu’nda daha çok kayboluyoruz. “There is nothing safe in this world, there is nothing sure in this world; something wracked in this world” (Bu dünyada güvenli hiçbir şey yok, bu dünyada kesin hiçbir şey yok; bu dünyada bir şeyler harabeye dönüşmüş) diyor Billy Idol, White Wedding (Beyaz Düğün) adlı şarkısında. Tamamiyle doğru! Ama en azından bir kaç cin fikirli buna bir çözüm üretmeyi başarmışlar: yıkıntılara büyülü bir anlam katmışlar; onları parlak kağıtlarla paketleyip ışıklı vitrinlerin ardından satmışlar. Neyse ki birileri çocukken anti-depresan’larını almış. Bir devrin nasıl sona erdiğini ve yenisinin nasıl da güzel ve fırfırlı bir paket içinde noel ağacının altına bırakıldığını belki hala hatırlıyoruz. Ama bu ancak bir anı olabilir. Noel ağacının altındaki hediyeler daha ilgi çekicidir. Paketler o kadar güzeldir ki biz içindeki hediyelerle ilgilenmeyiz. Bir Grimm masalında Hansel ve Gretel gibi Şeker Evi bulduğumuzu düşünürüz. Ve biz bu masalı yaşarken bazı anonim şirketler sihirli süpürgelerine biner ve fallik burunları, sivri şapkalarıyla uçan cadılar gibi bizi yönetirler. Pop şekerleri, en yeni marka çikolataları, egzotik zencefilli çörekleri, süpriz yumurtaları yediğimiz sürece hayatta kalacağızdır. Çünkü onlar şişmanlamamızı isterler. “Sahip olduğun şeyler, sana sahip olurlar “der Dövüş Klübü’nün hayal kahramanı Tyler Durden. Biz Hansel gibi küçük bir ahıra kapatılmış zavallı obezler, yeteri kadar şişmanladığımız an onların gelip bizi yiyeceğini biliriz, ama genede doyamadan yemeye devam ederiz. Oysa ki paketin içindeki gerçek hediye, evin içindeki kadar büyük bir kötülüktür. Hansel ve Gretel’i cadı yemez, onları yiyen kendi yedikleri ve onları doyurmadan şişmanlatan şekerlerdir; paketin ta kendisi, paketlenen de kendileri. Birilerinin acı dolu yaşamı her zaman diğerlerinin akşam sekiz haberleridir.
Ve aniden her şeyin nedenini anladım: tüm bu “ben vahşiyim, umurumda değil, seks ve uyuşturucudan hoşlanıyorum” havaları, elektrikli sandalye ve araba kazası görüntüleri, konserlerde kendilerini kesen histerik çocukların çığlıkları, gözlerine acı sos sıkan Jackass kahramanları, koyu feministlerin bile sevdiği boy-band’lerin cinselliklerini kaybetmiş pembe posterleri; hepsi bir şekilde Venedik’de gelinlikle dolaşan ve “Like a Virgin” adlı şarkıyı söyleyen o kızla ilgiliydi. Harika! Şimdi kafamda dolaşan binlerce düşünceyle boğuşmak zorunda kalacağım. O kız Madonna’dır. Ve şarkının söylediği gibi aslında bakire olmayan kızımız o andan itibaren devamlı olmadığı şeyler gibi görünerek aslında rol yapmanın ne kadar güzel olduğunu keşfeder ve klip çekimi sırasında Venedik’den aldığı maskeleri diş perisi gibi yeni açılan MTV’nin seyircilerine armağan etmeye başlar. O andan itibaren görüntü sesin üstüne çıkar ve klipler müziği idare etmeye başlar. Madonna, en iyi dostu elmaslar olan sarışın bombadır. Sean Penn’in karısıdır. Babasını deli gibi seven İtalyan bebektir. Katolik inançlarıyla kaltaklık arasında kalmış ispanyol komşu kızıdır. Sean Penn’in eski karısıdır. Dişi bir aslana dönüşebilirken dişi bir boğaya da dönüşebildiği anlaşılır. Kimdir o? Zalim üvey anne midir? Hansel’i kurtaran iyi kalpli kız kardeş midir? Hayır mı? Pekiiii... Cadı nasıl?! Ya da kaltak. Vatikan onu suçlar, Pepsi onunla olan sponsorluk anlaşmasını fes eder. Onun kliplerinin pornografik, kendisinin de sapık olduğunu düşünürüz. Ama gene de ona hayranlık duyarız. Çünkü bunu kendi kişisel yaşamlarımızda da uygularız. Bastırılmış tüm duygularımızı birilerini suçlayarak uyuştururuz. Durmadan sivri iğneler gibi kalbimize saplanmalarını engelleriz. Çünkü biz masallara inanırız. Biz, büyük şirket binalarının tepesinde oturan ve bu gün hangi masalların anlatılacağına, kimin kötü, kimin melek olacağına karar veren şişko ve zengin adamların laflarına inanırız. O günün manşetlerine göre kendimizi programlarız. Ve hayatın bu ilüzyonlarıyla başa çıkmak için bilinçsizce acıya taparız. “Acı olmadan, kurban verilmeden biz bir hiç olurduk. Bu senin acın. Bu senin yanan elin. Tam burada” der inandığımız Tyler. Madonna 30’ların harem kızı sahne kıyafeti içinde canavara verilmek üzere kollarından ve bacaklarından bağlanmış kurbandır. O her kılığa girebilen ve her türlü bastırılmış duygumuzu dışa vuran, şuçlayacağımız kişidir. Devamlı öldürebileceğimiz ve asla pişmanlık duymayacağımız günah keçisidir. İşte bu yüzden kendini devamlı değişik şekillerde temsil eder, kılıktan kılığa girer, her ölümünün ardından tekrar canlanır. Sahtedir, güçlüdür, yardım için ağlayan kızdır... erkeğini sever, ama erkek onu öldürmek zorundadır. Her masalın sonunda biri öldürülmeli ve kötü ruhlu olarak adlandırılmak zorundadır. Ve bu kişi büyük ölçüde kadındır ve bir cadıdır. Çünkü kadınların bir bilinmezi sergilemek gibi bir güçleri vardır. Bu gücün ne olduğunu bilmiyorum fakat antik zamanının Lilith’inden film noir’ların Femme Fatale’larına kadar bir sürü örnek sayabilirim. Karanlık ormandan çıkabilmek için cadıyı öldürmeniz, onun gücünü yoketmeniz gerekir. Hansel ve Gretel bile cadıyı öldürdükten sonra ormanı daha tanıdık ve daha az korkunç bulurlar. Işık bizim rehberimizdir karanlıkta kaldığımızda; dünyanın en ünlü moda aksesuarı. Gene de bazı kurbanlar verilerek elde edilir, öylece gökyüzünde ışırken bulamazsın güneşi. Her gece karanlık olmak zorundadır örneğin. Karanlıktan korkmak zorundasındır, bedelini ödemelisindir. Bütün Cro-Magnon erkekleri arasında saldırıya açık bir kadın üzerinde şiddet kullanmak, sevdiği için öldürmek kabul görebilir. Çünkü Cro Magnon mağara adamlarına göre bir erkek kadına saldırmazsa kendine saldırır ve zarar görür. Kızını döğmeyen dizini döver der Türk mağara adamları. Ama her şeyi kontrol edemezsin. Her şeye uyan bir sistem yaratamazsın. Karanlık Orman karmakarışıktır, kaotiktir. Yapraklar gözkyüzünü kalın bir örtü şeklinde örter. MTV ormanın dibinde ki Şeker Ev metaforudur. Madonna’da evin cadısı rolünü oynar. Onu öldürmedikçe Karanlık Orman’dan çıkamayız. Tabii öldürmek istiyorsak... Bazen evi yıkıp Karanlık Orman’ın içinde cadıyla yaşamaya devam etmek daha iyidir. Çünkü cadı diye bir şey yoktur; ama bilinçaltının bir şeker uğruna bastırdığımız duygularıyla büyüyen ve güçlenen buğulu, lanetli ormanları vardır.