
Kus hadi…
Kurtul!
Daha fazla bekleme buralarda. Yıkımını seyretmeye geliyor kargalar. Üstelik çirkin örümcekler her yerde.
Kus hadi…
Kurtul!
(…)
Derin bir girdapta buhranlar içinde boğuşan beynimi mi kusayım? Alsınlar götürsünler beni. Yorgunum, uçamam ben.
Bir de hiçbir gizemi yok yaşamın. Garip şey, böyle laflar etmezdim ben.
(…)
Alnına sinekler konarken mi değiştireceksin dünyayı? Düş kurmayı bile beceremiyorken. Eğer şimdi kusmazsan, bir daha beni duymayacaksın. Her gece sancılarının koynunda yatacaksın kanlı gözlerinle. Kendi ellerinle boğazlayacaksın benliğini.
Her zaman bir çare vardır.Yeter ki cesaretin olsun ..
Geçen akşam ( hani son umut fidanımın da suyunun kesildiği o hazin gece..Hani istenmediğim konusunda son kez ve net bir dille uyarıldığım,aralık kaldığı sürece girmeye zorladığım ve sonunda yüzüme kapatılan kapıya bakakaldığım o gece …)
‘’Çok çaresiz hissediyorum kendimi’’ dedim.Yüksek sesle söylediğime eminim ama kime hatırlamıyorum,belki de kendi kendime .. Hiçbir çıkış yolum,yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı artık...BİT – MİŞ – Tİ !!! ve BİT-MİŞ-TİM!!!
Sanki ilk kez aşık olmuş gibi ,sanki bilmiyormuş gibi bunun her seferinde yaşanılan bir acı olduğunu,geçeceğini ve bir gün hayretle hatırlanacağını..Ve her seferinde bu diğerinden farklıymış gibi hissettirdiğini..

Buradan hareketle rahatlıkla sorabiliriz; aşk karşılıklı olmak zorunda mıdır?
Tek taraflı aşk olabilse de, sınırları nelerdir?
Bence insan aşkına karşılık bulamayabilir, illâ her halükârda cicili bicili, karşılıklı, şen bir aşk yaşanma şansı her zaman mümkün olmayabilir...
Doğduğumuzdan süregelen oluşumun içinde bir çok talihsiz olayla karşılaşmak mümkün ben kendi adıma zamanın gücünü kullanmak için tuttuğu 'gerçek' sopasına bir çok kez maruz kaldığımdan eminim...
Fakat bir köle nin zincir darbelerine karşı hissettiği acının bir padişahın sarayında düşman kuvvetlerinin gemilerinin şehrine girişini izlemekten daha büyük bir zarar veremeyeceğini düşünürüm.
Bir çok insanın başına bir bıçaklanma olayı gelmiştir. olay esnasında bir kavgaya dahilseniz bıçağın girdiği an hiç bir acı hissetmessiniz beyninize yoğunlaşan daha güçlü bir düşünüm hakim olmuştur çünkü.. Ancak tüm kargaşa bittiğinde bıçaklanmış olduğunuzu ve acı çektiğinizi hissedersiniz.
Kendimden büyük bir insana karşılık veremeden dayak yediğimde canım çok yanmıştı ve ağlamıştım sadece bir tokatla.. Ama bir çok insandan çok daha ağır darbeler aldığımda olmuştu yine karşılık veremeyerek içimdeki güçlü bir kin duygusu ağlamamı engellerdi hep...
Bir kadının çocuk doğururken çektiği acıyı tarif etmek benim için güç olsa gerek bu fiziksel acının hiç bir zaman karşılaşamayacağım büyüklükte olduğunu düşünürüm. Ve doğum sonrasında bu acı kımi olarak devam eder ama doğumdan sonra çekilen acı kolayca unutulur. Tırnakları çekilmiş insanlar vardır. Ama hiç bir fiziksel acı gözünüzün önünde kızınıza tecavüz edilmesinin yerini alamaz diyebilirm kesinlikle..

Kendi kendime soru sorabilecek kıvama geldikten sonra yatağın yolunu tuttum. Canım yanıyor içim sızlıyordu. Bir özlem, bir aşk bir de umutsuzluk önce ürkütüyor sonra ısırıyordu içimi.
Ruhunuzun acıdığını hissettiniz mi hiç? İçinizden bir şeylerin kopup gittiği veya üzüntünüzden suratınızın şeklinin değiştiği bir zaman oldu mu? Bana çok oldu ve nedenlerini düşünmeye başladım. Acının kökünde, nesnel dünyanın ya da tabiat ananın, adı her neyse işte bunun parmağı vardı. Ayağa düşen bir taş ya da kolunun bir yere sıkışması olarak düşündüm doğal olan acıyı. Tinsel acının kaynağı nesnel acı olmalıydı çünkü duygular oluşumunu nesnel dünyanın içinde tamamlıyorlardı ve duyguların yoluna giden ilk etkileri nesnel dünya sağlıyordu. “Acı” olarak düşündüğümüz kavram, kavramsal olmayan dünyada o anlama en yakışan nesnel gerçeklik olmalıydı.
En görkemli intikamı istiyorum. İntikamım öyle acımasız olmalı ki ve bir o kadar da acı verici ardından bu yaptığımdan utanmalıyım. O anı hep bekleyeceğim ve eğer haksızsan ve eğer ben boşuna kızmıyorsam sana, boşuna nefret etmiyorsam bir zamanlar çok sevdiğim senden o an elbet gelecek. Ölümün ya da ölümüm bu intikamdan çok sonra gelmeli ki ben keyfini sen de ızdırabını çok uzun seneler çekesin. Uzun ömürler diliyorum sana ve bana. O anı bekliyorum, hep bekleyeceğim. Hayat sıfıra inip öyle bir orta kesecek ki bana ben topun gelişine voleyi vururken bir an duracak her şey, kamera 360 derece dönecek etrafımda, şimşekler çakacak top ayağımla buluştuğumda öyle bir oturacak ki ayağıma öyle bir vuracağım ki topa ne olduğunu dahi anlamayacaksın bir an. Önce bir sıcaklık hissedeceksin, sonra korku, pişmanlık ve bana katılacaksın karanlık ormanlarında tam da ben terk ederken oraları. Hüzün dolu nehirlerden, umut dolu okyanuslara akarken tüm ızdırabımı bırakacağım sana. Saklayacaksın hiç istemesen de alana kadar ölüm seni sıcak kucağına. Bak yine kar yağıyor…(gülümsüyorum)
Genel olarak yaşantımıza baktığımızda hepimiz doğar, kısa bir süre sonra okula gider ve çeşitli kabullenilmiş doğrular üzerine yetiştiriliriz. Şöyleki, çevremizde gördüğümüz yaşam örnekleri çerçevesinde, genellikle her insan iyi para kazanıp, iyi bir işte çalışmayı ve bulduğu eşiyle mutlu bir hayat yaşamayı seçer.
Kabullenilmiş doğrular ?
2+2 ' nin 555' e eşit olduğu hiç aklımıza gelmez. Evrensel bir eşitlik olan "2+2=4" ise bütün Dünya' da aynı şekilde değerlendirilir fakat onur, haysiyet, şeref, namus gibi kavramlar hemen hemen hepimiz yani biz Türkler için aynı çağrışımları yapsada toplumdan topluma değişen bu kavramların insanlar üzerindeki etkileride çok farklı olabilmektedir.

Adamın uzattığı eline çabucak bir göz attı. Elini vermeyecek olsa geçmişte yaşadıklarının oluşturduğu anı mezarlığından yaşayan bir ölü olarak kalacağını hissetmişti. Elini uzatacak olursa da kendisini şimdiye kadar hiç kimseyi sevmediği kadar sevdiğini iddia eden bir adamın rotasına girecek, belki yağmur, soğuk, ayaz yüzü görecek ve bu yolculuğa çıktığı bu güne lanet edecek veya kimbilir belki de ılık bir güneşin ısıttığı yüzünde belirecek kocaman bir gülümseme ile bu adama teşekkür edecekti...