…En son lise yıllarında gitmişti Heybeliada ya.
Aradan geçen 10 yılda çok şey değişmişti hayatında.
Son günlerde geçmişiyle ilgili çok fazla görüntü geliyordu hatırına…
Bahar geldiğinden beri birkaç defa teklif etmişti Heybeli ye gitmeyi,
Oraya onu çeken neydi bilinmez ama 21 yaşında,daha üniversitede okurken evlendikleri,birbirlerini büyüttükleri ve 7.yıllarını devirdikleri kocasıyla gitmeyi istedi oraya.
….ve işte o gün gelmişti,çocukça bir sevinçle uyandı o Pazar sabahında,sevinçleri hep çocukçaydı…
Yanlarına neler almaları gerektiğini düşündü yatakta,
Mayoları,havluları,yedek tişörtleri ve güneş gözlükleri….o böyle durumlarda temkinliydi,kafasında her şeyi yedekler,listeyi gözden geçirirdi çoğu zaman,
Unutmak ve bir şeyleri ıskalamak ona göre değildi,
Karısının bu huyunu bilen kocası,sorumluluk almamanın dayanılmaz hafifliği içindeydi…
Uzun zamandır evde yapılmayan kahvaltılarla(buna genellikle akşam yemekleri de
dahildi) birlikte mutfakla aralarına mesafeler girmiş,diğerleri için özel bir yere sahip olan,anlam yüklenmiş bu mekan,onlar için oldukça sıradan,musluğu olan,evin herhangi bir odası haline gelmişti.
Yolda bir şeyler atıştırabileceklerini düşünüp-ki yemeseler de olurdu,kafaları o kadar doluydu ki midelerinin dolu ya da boş olması çok da önemli değildi-evden çıktılar.
Her zamanki rahatlığı ve dalgınlığıyla ağır ağır hareket eden kocasının hiçbir zaman acelesi olmazdı.

Hani ünlü bir poster vardır, çoğumuz bunu bir kere görmüşüzdür: Ağlayan Çocuk. Türkiye'de 70'li yıllarda popüler olan bu resim otobüslerin, dolmuşların arkasına, dükkanlara, evlere asılmış ve ağlak şeylere bayılan halkimizce çok sevilmiş. Sızıntı adlı Nur Cemaatinin çıkardığı dergi de, popülerliğinden yararlanarak, bu posteri ilk sayısıyla birlikte promosyon olarak vermiş okurlarına. Bugünlerdeyse, “Avrupa Yakası” dizisinde Burhan Altıntop'un duvarında arz-ı endam ediyor bu velet, “Çiko” rolünde. (Bağa mı ağlıyosun Çikooo!) Araştırma yapmadan önce, bu afişe malzeme olan resmi meçhul bir Türkiyeli ressam yapmıştır sanıyordum. Hatta Sızıntı dergisi bunu ilave olarak verdiğine göre, kocaman adam olduğu halde, vaaz verirken durmadan ağlayan Fethullah Hoca'nın çocukken çekilmiş bir vesikalık fotografından yararlanılmış olabilir mi diye düşünüyordum. Meğerse Çiko'nun ressamı bir İspanyol vatandaşı olan, Franchot Seville, Giovanni Bragolin, veya J. Bragolin olarak tanınan Bruno Amadio'ymuş. (Ne de çok takma adı varmış üçkağıtçının.) Meğer bu veled, sadece Türkiye'de değil, 80'li yıllarda İngiltere'de de fırtınalar koparmış. Salak İngiliz lümpenlerinin okuduğu The Sun adlı bulvar gazetesi, 1985'te yaptığı bir haberinde, Ağlayan Çocuk resminin yanan evlerin kalıntıları arasından hiç hasar görmeden çıktığını iddia ediyordu. İtfaiyecilerin ifadelerinden yararlanıldığı söylenen habere göre, bu lanetli resmi duvarına asan herkesin evinin barkının yanıp kül olma tehlikesi vardı. (Burhan Altıntop da tehlike altında demek ki. “Evim yandı ya beniiiim! Plazma tv'nin taksidi de yeni bittiydi yaaa!” deyu feryad edebilir yakında.) İngilizler de bu haber üzerine yine The Sun'ın organizasyonuyla, kitap yakan Nazi dürzüleri gibi, Ağlayan Çocuk resimlerini toplu halde meydanlarda yaktılar. Aynı yıllarda, Türkiye'de yaşayan ahali ise kendilerine yeni yeni ağlak idoller bulup tapmaktaydı. “Acıların çocuğu Küçük Emrah” (şimdilerde epey büyüdü maaşallah, sadece Emrah olarak anılıyor, arabeski de bıraktı pop söylüyor), “Küçük Ceylan”, “Acıların kadını Bergen” gibi. Ne demiştik, halkimiz ağlak figürleri sever, tapar. İnsanlarımız bir başkasının kendileri gibi ya da kendilerinden daha kötü durumda, mutsuz, melankolik vb. olmasından memnun olur, ona acımaktan haz duyarlar. Ne bileyim “ibret alırlar”, şükrederler, eğlenir oyalanır, yuvarlanıp giderler. Üstelik bu bir çocuk ya da kadınsa, güçsüz, korunmaya muhtaç bir figürse, bu acıma duygusu daha sadistçe bir keyfe dönüşüyor gibi. İşte o yüzden sabah akşam ağlamsırık dizileri seyredip muma dönüyor bunlar. O dizilerde ya bir kadın, ya da bir çocuk acınacak durumlara düşüyor genellikle. Ya da “Kadının Sesi” ve benzeri çığrışma programlarında...
Elin İngilizi topluca şeytan çıkarma ayini formatında Ağlayan Çocuk idolünü yaktı, kurtuldu. Türkiye'de aynı şeyi yapamadık, ağlayan çocuklar çoğaldıkça çoğaldı, çeşitlendikçe çeşitlendi maşallah. 68'lisi, 78'lisi, milliyetçisi, Atatürkçüsü, liberali, İslamcısı, popüler kültürde her görüşten, her yaşam tarzından insanlara göre ağlayıcılar ve ağlatıcılar bulunuyor ve çok da tutuluyor.

Bu ifadeyi bir şairle yapılan bir röportajda okumuştum: “Kadınlar şairleri sevmezler”. O zamanlar anlayamamıştım bu sözü. “Nassı yani? Sen kalk kadınlar için şiir yaz. Onların (belki de sadece uykusuzluktan dolayı) hülyalı bakan gözlerinde bile ummanları gör, ondan sonra seni sevmesinler! İnanmıyorum!” şeklinde bir tepkim olmuştu.
Fakat zaman geçtikçe bu sözün aslı, zihnime soğuk su gibi sızdı. Yaşanacak ve görecek şeyler varmış demek ki! Anlamadığınız sözleri hemen unutmayın, saklayın. İlk duyduğunuzda anlamadığınız sisli ifadeler, zamanla zihninizde, gevşek bohçalar gibi çözüleceklerdir. Bunu derim başka şey demem!
Bir Nihavend Şarkı: Batsın Bu Dünya!
“Türkiye Türkiye olalı böyle zulüm görmedi”....buna benzer bir cümle Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sivas’ta yapılan bir klasik müzik konserinden sonra vatandaşın birinin Sivas Sivas olalı... diye başladığı cümledir ve de konumuzla yakinen alakalıdır: Kapsam, ister Sivas olsun, ister Türkiye, mevzu aynı: devlet Kat’ında müstahkem mevkileri işgal edenler her konuda olduğu gibi musiki konusunda da kendilerine derin otorite vehmetmekte, vehimle kalsa gene iyi, bizatihi bu otoriteyi, eskaza ‘yanlış’ musikiler dinleme eğilimindeki biz fanileri yola getirmek için de kullanmaktalar. Peki Sivas’ın gördüğü zulümden bu yana köprülerin altından çok su akmamış mıydı? Demek akmamış ki, zulmün katmerlisiyle karşı karşıyayız: 7 dakikada (nota yazımı dahil) bestelenmiş bir nihavend şarkı bu : “Batsın Bu Dünya”.
Sigara, alkol ve madde bağımlılığı, hatta seks bağımlılığı, bize zarar veren ilişkiler, zarar veren edimleri tekrarlamak, intihar, çoğu zaman aşk, melankolizm, arabesk, pop arabesk...vs..
hepsi ölme iç tepisinden! Yaşama ara veremeyimişimizin intikamını alırız iç sularımızda ansızın. Derdimiz kendimizledir. İntikam alamadığımız tanrı yerine kendimizi seçeriz azar azar öldüğümüzü görmek zevk verir bize. Sigaranın dumanını üflerken, dibine kadar içerken, aşık olup ağlarken kendimizi öldürme güdümüzü tatmin ederiz.
Bilinç altımızda ölme duygusu var. Neden? Çok basit. Yaşama ara verilemez. Ben sıkıldım bir süre kapsama alanı dışındayım, bir ara gelirim deyip çekilme imkanı olmadığından tutsak olduğumuzun far-kın-da-yız-z!-!