
12 Nisan 1961 tarihinde, binlerce yıldır gökyüzünün enginliğine dalıp, türlü hayaller kuran insanoğlunun en imkansız görünen hayali gerçek olmuştu. Yuri Gagarin, yalnızca uzaya giden ilk insan olmakla kalmıyor, bir rüyayı da gerçek kılıyordu. İnsanoğlu artık uzaydaydı ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peki ama Yuri Gagarin gerçekten de uzaya giden ilk insan mıydı? Yoksa sadece yolunda giden talihi sayesinde kendinden önceki kayıp öncülleri arasından sıyrılmayı başaran şanslı biri miydi?
"Kayıp Kozmonotlar" Soğuk Savaş yıllarının gizemlerinden biridir. Hala aydınlanmamış noktaları vardır. Bunun nedenini anlayabilmek için Soğuk Savaş’ın en sıcak günlerine geri dönmemiz gerekiyor. Bu yıllarda iki kutba ayrılan dünya üzerinde, her alanda müthiş bir yarış sürmektedir ve iki taraf ta elde ettikleri her başarıyı kutsal ideolojilerine adamaktadır. Nihayetinde yarışma kategorilerine uzay da ilave olunca; önce uzaya ilk insansız uydular gönderilmeye başlanır. Sonra buna hayvanlar da eklenir. Şimdi sıra insanlardadır. Herkesin merak ettiği soru aynıdır: Uzaya ilk önce kim gidecek? Burada “kim” den kasıt; bir insanı canlı olarak uzaya gönderip aynı şekilde geri getirmeyi kimin başaracağıdır. Herkes bu sorunun yanıtını beklerken amatör telsizciliğe merak salmış iki İtalyan kardeş; Achille ve Giovanni Judica-Cordiglia, Torino’nun dışında 2. Dünya Savaşı’ndan kalma eski bir sığınakta kurdukları bir dinleme istasyonunda, Amerikan ve Sovyet radyo, telsiz sinyallerini dinlemekle meşguldürler. Malum internet ya da diğer haberleşme teknolojileri henüz gelişmemiş yahut da gelişme aşamasında olduğundan tüm Avrupa hava sahasını bu radyo sinyalleri kaplamaktadır. Ama 1960 yılının 28 Kasım gecesi ilginç bir şey olur. Bu iki İtalyan kardeş dünyadan gittikçe uzaklaşan bir sinyalden gelen SOS mesajını tesadüfen yakalamayı başarırlar. Bir uydu ya da uzay aracından gelen bu SOS mesajı mors alfabesiyle üç kere daha gönderilir fakat sinyal her seferinde daha da zayıflar ve dünya yörüngesinden biraz daha uzaklaşır. Sonunda ise kaybolur. Bu garip olay duyulunca, bir İsviçre radyosu kardeşlere radyo istasyonlarında uzay uzmanı olarak iş verir. Onlar artık uzaya gidecek ilk insanın sesini kaydetmeye hazırdırlar.


Tabii ki sevgili annelerimizin, babaannelerimizin celestial mechanics tahsil etmesini bekleyemeyiz bu yaştan sonra, ama en azından evrenin en temel birkaç hususu hakkında basit birkaç bilgi sahibi olmak herkesin ufkunu genişletir kanaatindeyim.
Herhalde herkes ya bir şekilde işini yetiştiremediğinden ya da haftasonu tatilinin kısalığı yüzünden düşünmüştür: bir hafta neden yedi gündür? Niçin sekiz, dokuz, vs. değildir de illa yedidir?
Gün, ay ve yıl kavramlarını açıklamak isterseniz, bunlar astronomik birimlerdir ve fizik ile açıklanabilirler. Yani gün dediğimiz şey Yer’in kendi ekseni etrafındaki dönüşünün süresidir. Benzer şekilde ay Dünya’ya göre Ay’ın, yıl ise Güneş’e göre Yer’in tur süreleridir. Peki bu matematiksel niceliklerle tek ortak paydasının gün olduğu hafta kavramı da ne oluyor ve niye periyodu yedidir?

Ama yedinin serüvenine geçmeden önce hafta kelimesini ve kavramın kendisini de biraz irdelemek lazım. Semantik kökenine baktığımızda, Türkçe’de erken örnekleri 14. yy’a kadar takip edilebilen ‘hafta’ sözcüğü aslında Farsça’da yedi anlamına gelen ‘haft’ (heft okunur) kelimesinden türetilmiştir. Bu sözcüğü de ilk kez Avesta’da, Zerdüşt’ün dörtlüklerini topladığı ve kullandığı Hint-İran diline de adını veren kitapta görürüz (yani nereden bakılsa 3500 yıllık bir sözcüktür).
Bizim coğrafyamızda izi kolay sürülse de batı dünyasında bugün kullanılan ‘week’ kelimesine ulaşılması daha bir çetrefillidir. Kesin olarak bildiğimiz Romalılar’ın yüzyıllarca hafta kavramı olmadan gayet mutlu mesut yaşadıklarıdır. Fakat ne zaman Roma Ordusu 1. yy civarında Zerdüştlüğün bir mezhebi olan Mitraizm’le tanışmış, hafta kavramıyla beraber diğer kültürel öğelerini de benimsemeye başlamıştır. Ancak Romalılar’ın hafta kavramından pek haz aldıkları da söylenemez. Öyle ki bu kavram için kullandıkları kelimeler öylesine ve alelade sözcüklerdir. Bir süre ‘hebdomas (yedi gün)’ (Eski Yunanca hepta-'dan türetme) bir süre de ‘septimanus (yedi kat)’ (Latince septa-'dan türetme) demişlerdir. Yeri gelmişken ekleyelim, hafta anlamına gelen ve bugün hala kullanılan Fransızca ‘semaine’ ve İspanyolca ‘semana’ yine septimanustan türetilmişlerdir.

Bir gökcismi ile gözlemci ya da bu gökcismi ile onu aydınlatan güneş arasına başka bir gökcismi girdiğinde, söz konusu cismin, gözlemcinin bulunduğu yere göre geçici olarak gözden kaybolması durumuna “tutulma” denir. Güneş'in aydınlattığı Yer’in gölgesi, uydusu Ay'ın üzerine düştüğünde Ay tutulması, Yer ile Güneş’in arasına giren Ay'ın, Yer üstüne gelen Güneş ışınlarını engelleyerek geçici bir karanlığa uol açması durumunda ise Güneş tutulması meydana gelir.


Gidilip gidilmediği hala tartışılırken birileri artık yerleşmeyi kafasına koymuş gibi görünüyor. 2020 yılına kadar gidilip 4 yıllık bir süre içerisinde Ay üzerindeki Shackleton kraterinin tepesindeki çember şeklindeki düzlüğe (oha, ayrıntıya bak) bir üs kurulması planlanıyormuş. Açıklanan nedenlerden biri "ilerde sürekli yerleşime yönelik olarak insan yaşam alanını Ay'a kadar genişletmek" miş. Diğerleri de burada.


Asıl soru : "Ay"ı biri oraya ampul niyetine mi astı ?

Yardımcı Soru 1 : Ay neden çok büyüktür ?
Ay, güneş sistemindeki diğer gezegenlerin uyduları ile kıyaslandığında bir uydu için oldukça büyüktür (çapı dünya’nın yaklaşık 4’te 1’i kadar). Hatta kimi kaynaklarda dünya ve ay için çift gezegenli bir sistem denilebileceği dahi belirtilir. Ay’ın oluşumuna dair en kuvvetli teori, dünyanın, kendisinin yarısı büyüklükte bir cisimle çarpışması sonucu uzaya dağılan maddenin tekrar birleşmesi ile oluşmuş olduğudur. Oysa -küçük meteor çarpmaları dışında- büyük kozmik nesnelerin birbiri ile çarpışma ihtimalinin çok az olduğunu biliriz.
Bakteri deyip geçmeyelim; o küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuklar, güneş sistemine hayat dağıtan küçük dev adamlar olabilirmiş. Nature’da yayınlanan bir makalede bahsi geçen bir çalışma, dünyamıza ait bakterilerin, güneş sisteminin canına can katabileceğini göstermiş. Şiddetli meteorit çarpışmaları sonucu güneş sistemimizin uzak noktalarına saçılmış olan bakteriler, belki de başka gezegen yada uydularda yeni bir hayatı başlatmış olabilirler. Ortaya atılan bu tasarı, aslında hali hazırda bilinmekte olan panspermia teorisinin tam aksini iddia ediyor. Mars ve ay üzerinde meydana gelen şiddetli çarpışmalar sonucu kopan kayaların, dünyamıza küçük meteoritler olarak ulaştığı bilinen bir gerçek. Dünyamızda meydana gelen bir çarpışma sonucu kopan kayaların, güneşin güçlü çekimini aşıp, güneş sistemimizin uzak uçlarına ulaşma olasılığı oldukça zor olmakla birlikte, imkansız da değilmiş. Bir grup bilim adamı, bir bilgisayar modeli kullanarak, güneş sistemimizin uzak noktalarına ne kadar çok kayanın ulaşma ihtimali olduğunu görebilmek için, milyonlarca parçanın izini sürmelerini sağlayan ve 65 milyon yıl önce Chicxulub kraterinin oluşmasına neden olan çarpışmanın bir benzerinin simülasyonunu yapmışlar. Bu büyüklükte çarpışmaların, yeryüzü tarihinde birkaç kez daha olduğu düşünülüyor. Yaşam için uygun olan ortamlara, Satürn’ün uydusu Titan yada Jüpiter’in uydusu Europa gibi, ne kadar dünyaya ait parçanın ulaşabileceğini inceleyen bilim adamlarının ulaştığı sonuç, bu ihtimalin oldukça düşük olduğu imiş. Çok düşük olsa da, en azından imkansız değil diye düşünmek, bardağın dolu tarafına bakmak gibi görünse de, bu olasılığın göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. (Uzayda hayat var, hissediyorum)