
ama bu haber topuklu ayakkabıyla yürümeyi bırak, topuklu ayakkabısız bakkala bile gitmeyen kadınlara dair.
ünlü kadın dergisi glamour moskova'da bir yarış düzenledi. bu yarışı diğer yarışlardan ayıran en büyük özellik ise sadece topuklu ayakkabı giyen kadınlara özel olması.
Hanımlar?..
Manikür ve pedikürle aranız nasıl? Tırnaklarınıza yeterince özen gösteriyor musunuz? Bakın ilk bahar geldi bile. Bir de baktınız yazın ortasındayız. Eller ayaklar ortada olacak birden. ııııhh ııhhh... cık! olmaz öyle bakımsız bakımsız ortada dolaşmak.
Estetik görünmek sizin için önemliyse yapacak o kadar çok işlem var ki say say bitmez. Hem zaman hem para gerekli. Aslında evde kolay yöntemlerle de başarmak mümkün. Size manikür pedikür dersi vermeyeceğim tabii. Uç noktada örnekler sunmak istiyorum. Meraklısı vardır mutlaka. Bu fotoğraflar erkeklerinde dikkatini çekecek cinsten. kimi fotolar dehşete düşürecek kimi göz okşayacak nitelikteydi sizin için en uygunlarını seçtim bilesiniz bu iyiliğimi de unutmayınız lütfen... Kızdırırsanız eğer koyarım bir kaç dehşetengiz tırnak, uyuyamazsınız geceleri... her şeyin azı karar çoğu zarar diyorum (benim için) ve....
buyrun bakalım...

Ayakkabı ayağı korumak amacıyla doğan sonra bu özelliğine aksesuar olmayı da katan bir kavram.
Temelde ayak tabanına paralel uzanan taban ve bunun üzerini örten saya denilen iki parçadan oluşuyor.
Ayakkabının ilk olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığına dair tarihi bir kanıt yok.
Ayakkabının tarihi bu anlamda hep biraz eksik kalacak. Gelin bu muhteşem serüvene bir göz atalım.
İlk el yapımı ayakkabı türü sandalet. Sandalet varlığını yüzyıllar boyuca koruyup bugüne kadar bozulmadan ulaşmışlığa en yakı ayakkabı türü. İlk sandalete ait en eski kayıt MÖ 8000’lere Amerika yerlilerine uzanıyor.
Az önce çok sevdiğim bir yazarın bir dergide yazmış olduğu birkaç yazısını okudum. Yazıların bir çoğu yaşamımızda karşılaştığımız, hissettiğimiz, paylaştığımız...vs şeyler üzerine ince ince dokunuşlardan ve yazarın hayata bakış açısından izlerdi.
Yazılarda yer alan konuların bir çoğunu yaşıyoruz ya da yaşayanlarla paylaşım içindeyiz. Yani kısacası bu yazıların bazılarında kendimi buldum (bende bu şekilde düşünüyorum) diyebilirim.
Peki acaba neden düşüncelerimizin parıltılarını başkalarının yazdıklarından buluyoruz ve neden düşüncelerimize tercüman olamıyoruz? Kim bilir?
Galiba bize kendimizi başkalarının anlatmasına o kadar çok alıştık ki, kendimizi kendimize anlatamaz ve hatta kendimizi başkalarının yazılarında arar olduk. Başkalarının beğendiği ve anlattığı gibi olup çıktık açıkçası.
Sanırım bu yazı bu nedenle kendime eleştirimdir. Takılıp kaldığım "acaba ne düşürler" deyip yapmak isteyip de yapamadıklarıma karşı bir duruştur. Bu nedenledir ki, aldım elime kağıt kalem yazmaya başladım.
Bu yazı düşüncelerimin derin ve sağlam ayak izlerinin başlangıcıdır. Bu ilk adım, ikinci adımı atmadan ilk adımın ne kadar güçlü olduğunu görmem zor.