Bara girdim ve yırtık pırtık pantolonumla dikkat çekip nefret edildikten kısa bir süre sonra güzel bir köşe bulup oraya oturdum. Turuncu saçlı bir garson kız servis yapmaktaydı. Müzik güzeldi, ışık loştu. Barın eski tip kiremitle kaplanmış duvarlarını kırmızılı morlu ışıklar daha da sanatsal hale getirmişlerdi. İçeride insanları karanlığıyla kucaklayan bir romantizm dalgası hissediliyordu. Turuncu saçlı yanıma geldi, “bu defa asılmayacağım” dedim içimden. “farklı bir hikâye yaratmalı gelecek için.”
— Bir şey içer misiniz?
— Değişik bir şey istiyorum, biradan sıkıldım, değişik ama ucuz, ucuz ama kaliteli, kaliteli ama beni sarhoş edebilecek kadar alkollü…
Şaşkınlık ve gülümsemesini birleştirdi suratında, kalemini ve not defterini andıran hesap fişini kurcaladı, sağa baktı, sola baktı ve “hemen getiriyorum”. dedi, bir daha güldü, beni tepeden tırnağa süzdü ve arkasını dönüp bara doğru koştu. Çantamı kurcaladım. Kâğıdım kalemim ve diş macunum vardı çantamda. Benim olan şeylerin azlığı değersiz şeyleri daha çok “benim” yapıyordu. Üç tane genç kız yan masada oturmuştu, bağıra - çağıra ve gülüşe - kıkırdaşa konuşuyorlardı. Onlara dönüp bakmak için kendimi haklı gördüm ve baktım. Biri esmer biri sarışın ve biri de kızıldı, fıkra ya da porno film gibi. Esmer olan ayaklandı, tuvalete gitmek için çantasını kaptı diğer sandalyeden. Dört sandalyenin biri çanta koyma aracı ilan edilmişti. En büyük çanta ayaklanan esmer kızınkiydi. Siyah deriydi ve sapı metal halkalardan oluşuyordu, şişkin, damızlık ve zor taşınan çantalardandı. İçinde orkid, hırka, ayna, mendil, kolonya, diş fırçası, tarak, ruj, oje, defter, günlük, kalem, silgi, kalemtıraş, ince çorap, tırnak makası, ayna, kalem pil ve yine ayna olan bir çantayı andırıyordu. Sırıttı ve gitti, diğerleri kulaktan kulağa bağrışmaya başladılar ve önüme döndüm. Çantama baktım ve kadınların hayata daha çok hazırlıklı olduklarını düşündüm. Garip bir içkiyle geldi portakala benzeyen kafasıyla garson. Beyaz tişört üzerine mor bir hırka giymişti Ayaklarında mavi bez ayakkabılar vardı, pembemsi bir sıvısı ve beyaz bir köpüğü olan garip içkimi vermek için masaya eğildiğinde gözlerim refleks olarak tişörtünün boğazına bol geldiği bombe yapan yerlerinden göğüslerini görmeye çalıştı. Bir şey göremedim ama göğüsleri küçüktü. Teşekkür ettim ve gitti. Garip içkimden bir yudum aldıktan sonra kâğıt ve kalemi çıkartıp bir şeyler yazmaya başladım:

Birazdan gün doğar; bekliyorum. Ben hafifçe ayakta sallanırken, ardımda yeterli bir mesafeden, garsonların uykulu gözlerle beni göz hapsinde tuttuklarını biliyorum. Ya, iki arada bir derede sulara gömülürsem?

Bundan yıllar önce babamın ''gemi anıları'' olarak bana anlattığı ve beni eğlendirmeye çalıştığı birsürü hikayesi vardı. Ya dünyanın başka noktalarında yaşandığı için bana enteresan gelirdi, ya da enteresan olduğu için bana öyle gelirdi.
Gemiyle yanaştıkları bir A.B.D eyaletinde birkaç gün konaklama şansı elde etmişler. Bunu değerlendirmek istemişler tabi. Gemide kaç tane adamlar, hepsi de abazan tabiki...
Gemiden indiklerinde fahişe diye tabir edilen hanım ablalardan birtanesiyle karşılaşmışlar ve ödenecek mebla üzerinde tartışmaya başlamışlar. Bizimkiler kadının nereli olduklarını sormasıyla ''türküz'' demişler.
Bir gece yarısı, arkadaşlarının işlettiği barda son biralarını içip eve dönecekken, içeri giren beş kişilik bir grup tarafından önce sözlü dalaşma, sonra kavga neticesinde silahla alıkonulan, elleri, ayakları, ağızları bağlanarak sabaha kadar dayak, işkence ve tecavüze maruz kalan gençlerin dramının anlatıldığı ‘şiddetli’ bir film Barda.
Yönetmenliğini Serdar Akar’ın yaptığı film, sıradan tv dizilerinden bile daha özensiz bir reji, kurgu, ışık ve ses kullanımına sahip maalesef. Filmin başlarında gençlerin aralarında geçen diyaloglar zar zor duyulup anlaşılıyor, bu sıfır sigara dumanlı ve şıkır şıkır aydınlık barda. Anlaşılabilen diyaloglardaki zorlama birtakım felsefî repliklerse, itici ve didaktik bir etki bırakıyor izleyici üzerinde. Oyunculuklar genelde iyi olmakla birlikte, Eray Özbal’ın performansı, 80’li yıllardaki bazı kitsch Türk filmlerindeki oyunculuğunu anımsatıyor ve elinizde olmadan gülümsüyorsunuz, bu inandırıcılıktan ve gerçeklikten uzak tiplemeye. Finaldeki ‘dört yönetmenin ilahî adaleti’ sahnesi ve oradaki oyunculuklar içinse hiçbir şey söylemesem daha iyi…