
Onun kaleminde insan malzemesi öyle bir şekil alır ve öyle bir teşhir edilir ki, öyküleri okurken tüm derinizi kaldırıp bizzat görmek istersiniz kendi içinizi. Öykülerinde, bir yanda üst üste yığılmış insan etlerinden oluşturulan tepeler savaşa tutuşturulur, diğer yanda yaydığı karanlıktan ötürü bugüne kadar gölgede bırakılan gecenin çocuklarına ya da ayın döllerine, gece ekspresiyle taşınır insanoğlu kurban olarak.


Big Bang’e duyduğum merak zaten hat safhada iken CERN deneyi ile daha da arttı. Tabi bu olayın sırlarına erişmek için ya zamanda yolculuk yapmak gerekiyor ya da ilahi bir kuvvete erişmek gerekiyor. Peki ya zamanda yolculuk mümkün olabilir mi? Teoride mümkün mü? Mümkün olsa ortaya çıkabilecek durumlar neler olabilir?

Bilim dünyası zamanda yolculuk konusuna biraz temkinli yaklaşıyor. Ama yolculuğun mümkünlüğünü hiç de reddetmiyor ve bunun için sorular soruyor. Konuyla ilgili soruları ciddi şekilde ilk yanıtlayan pek de garip olmayan şekilde Einstein’ın Görecelik Teoremi. Einstein bu teoreminde hiçbir cismin ışık hızını geçemeyeceğini ve bu sebeple zamanda yolculuğun mümkün olmadığını belirtiyor. Bu noktada ‘ışık hızı’ önemli bir yer tutar.

bu hafta pillinetwork'e iki yeni site katılıverdi.
pazartesi günü, yenimecra.org açıldı. bir ve tek olhor müdürlüğünde, internet'te reklam konusunu irdeleyecek.
bugün de ucandaire.org açıldı. Türkiye'nin ilk jedi'si ve adaşım Hasan Yalçın tarafından uçuruluyor. Konusu bilim-kurgu.
darth vader'la soru-cevap, "aklından bir nesne tut ben de onu 20 soruda bulayım" diyor. Soru sorduktan kurduğu cümleler çok eğlenceli. Haa bulabiliyor mu? it depends :)
Hanife Çıta; kendi izahına bakılırsa, 1965 istanbul doğumlu, tiyatro oyunları, senaryoları, öyküleri, belki kitabı war. Bilimsel araştırmalara meraklı, Hawking hayranı. Zaman yolculuğuna inanıyor, 1,5 senedir telepati yapıyor.
Vaktinde bir arkadaşımla, Hanife Çıta'yı keşfettiğimizde, şaşkınlığın tepelerinde Tanrı'nın bizi alması için bekler durumda bulmuştuk kendimizi. Bunun üzerine arkadaşım Hanife Çıta'nın öykülerinin bir arada bulunduğu bir web sayfası yaptı.
Hanife Çıta'nın öykülerinden, "Sevgilim Bir Uzaylı"dan bir pasaj alalım: "O, beynime , ışıklı görüntüler göndererek beni tehdit ediyordu..Gözlerinden çıkan renkli ışık parçaları, beyin hücrelerimi kuşatıyor ve kapana kısılmış bir fare gibi beni hapsediyordu.. " öykünün ilerleyen bölümlerinde Hanife son derece şaşkın: "Önceleri düşüncelerimi kontrolü altına almış ve sonra da vücudumu incelemişti.. Aslında, onun beni tanımaya ihtiyacı yoktu.. Bütün gece konuşmuş ve sevişmiştik.. Şimdi, neden beni inceliyordu?"
Avatar: Hindu mitolojisinde bir tanrının insan veya hayvan şeklinde yeryüzüne inmesi. Oysa Web'de yavaş yavaş resimli chat programlarının değişik kullanıcıları temsil etmek için kullandıkları ikonlara denmeye başlandı. Kelimenin İnternet dağarcığına katılmasını Neil Stephenson'a borçluyuz. 1992'de yazdığı Snow Crash isimli romanında Avatar kelimesini, insanların Net'e çıkarken büründükleri sanal kimlik ya da persona manasında kullanmış.
Snow Crash, öyle başarılı olmuşki, Silikon Vadisi toplantılarında masaya bir Snow Crash kopyası fırlatıp, İşte planımız bu! diye bağıran şirket yöneticileri türemiş. Neal Stephenson'un diğer bilim kurgu yazarlarından farkı teknolojiyi gerçekten bilmesi. Zaten, transatlantik kablo döşeme tecrübesi olan bir yazardan da böyle kitaplar beklenir. Moda olduğu için teknolojiye bulaşan (Michael Crichton - Disclosure, ıyk!) diğer yazarlar gibi değil. Bir bilgisayardan bahsediyorsa anlayarak bahsediyor. William Gibson'un, ki kendisi Cyberpunk ve Cyberspace terimlerinin mucidi, romanlarını daktioyla yazdığı söylenir. Elbette onu Michael Crichton gibi bilgisizlikle suçlamayacağız, ama bu daktilo meselesi, onun bir önceki jenerasyona ait olduğunu ve teknoloji ile pek de rahat olmadığını gösteriyor. Stephenson'a da bu yüzden post-cyberpunk bilim kurgunun Quentin Tarantino'su deniyor.
Neil Stephenson'u son romanı Cryptonomicon'un çıkmasıyla farkına vardık. Bir kere kitabın ismi çok ilgi çekici. H.P. Lovecraft'in Necronomicon'una benziyor. Lovecraft'in dünyasında Necronomicon, okuyanın öldüğü, lanetli bir kitaptı. Yazar, Cryptonomicon ismini seçerek, ayrıca William Gibson'un Necromancer kelimesini Neuromancer kelimesine çevirip kendi kitabına isim diye koymasına da gönderme yapıyor. Ama bu ismin romandaki işlevi Lovecraft'inki gibi. Hikayeye göre 1600'lü yıllarda bir ingiliz kriptolog tarafından yazılmış ve o güne kadar ustadan çırağa geçegelmiş olan kriptoloji ilmini bütün ayrıntılarıyla anlatmış. Stephenson'un kitabı, kriptoloji konulu bir serinin ilk kitabı. Bu konuda kaç tane daha yazacağını ise kendi de bilmiyor.
Cryptonomicon'un kahramanı -evet, bildiniz- bir kriptolog. Yani şifre çözücü. Hatta bir geek. (Geek: bilgisyarının başından pek kalkmayan, okulda cool çevrelerden sayılmayan, gömlek cebinde her zaman tükenmez kalem lekesi olan şahıs. Gerçi bu romanlarla bu tanımlar da gitgide değişiyor ama...) Ama bu geek'in amacı dünya egemenliği. Evet, bir kaç arkadaşıyla pasifikte bir atollün göbeğinde bir kaç bin ton Nazi altını ile desteklenmiş yeni bir elektronik para icad edip, nuhu nebîden kalma devlet denen şeyleri yerle bir etmeyi planlayan bir adam. Önünde iki problem var. Bir, altının onun olması konusunda herkes hemfikir değil. İki, zaten nerede olduğunu o da bilmiyor. Ve altının yerini bulmak üzere eski nazi şifrelerini çözmek de tabii sadece onun harcı.
Kendisi de bir Geek-Lord olan Neil Stephenson'un kitabını okumayı heyecanla bekliyoruz.
Kitap 917 sayfa ve Amazon.com'dan edinilebiliyor. Daha etraflı bilgi için:
cryptonomicon.com
amazon röportajı
wired makalesi