DÜNYAMIZIN GİT GİDE YAŞANILMAZ HALE GELDİĞİNİN FARKINDA MIYIZ? PEKİ DÜNYAYA GÜNDE YAKLAŞIK 2 - 3 TONLUK ÇÖP ATILDIĞINI BİLİYOR MUYUZ? BU ÇÖPLERİN 400 YIL KADAR YERYÜZÜNDE ÇÜRÜMEDEN KALABİLDİĞİNİ ÖĞRENİNCE, KARŞI KARŞIYA KALDIĞIMIZ DURUMUN ÖNEMİNİ BİRAZ OLSUN ANLAYABİLİRİZ.PEKİ NEDİR DÜNYAMIZI BU HALE GETİREN? BİLİNÇSİZLİK DEĞİL Mİ? ÇEVRE BİLİNCİ OLAN İNSANLAR YERE ÇÖP ATMIYOR. AKSİNE YERDE ÇÖP GÖRSELER ONU DA ALIP ÇÖPE ATIYORLAR. ÇÖP KUTUSU BULAMADIKLARINDA ÇÖP KUTUSU YOK DİYE YERE ATMIYORLAR.GEREKİRSE CEPLERİNE DOLDURUP ÇÖP KUTUSU BULUNCA ÇÖPE ATIYORLAR. DÜNYAMIZI BU DURUMDAN KURTARABİLECEK ŞEY NEDİR? YALNIZCAÇEVRE BİLİNCİ. ÇÜNKÜ ÇEVRE BİLİNCİ İNSANLARIN HAREKETLERİNİ EN DOĞRU ŞEKİLDE ETKİLER. ÇEVRE BİLİNCİ İLE İNSANLAR YERE ÇÖP ATMAMAYI, YERE ATTIĞI ÇÖPÜN YİNE KENDİSİNE, ONUN DÜNYASINA ZARAR VERECEĞİNİ BİLİRLER. BENCE ÇEVRENİN DAHA FAZLA MAHVOLMASINI ÖNLEYELİM, HERKESE ÇEVRE BİLİNCİNİ AŞILAYALIM.
Aslında başka bir konu hakkında yazmayı düşünüyordum ancak “korku” isimli yazımdan sonra bu yazının daha manidar olacağını anladım. Üstelik yazıyı okuyan ve yorumlayan insanlara da bazı tekniklerden bahsedeceğim sözünü vermiştim. O yazının hemen arkasından olmayacaktı da, ne zaman olacaktı öyle değil mi?
Fobi ve kaygı denilen korkuların nasıl oluştuğundan bahsetmiştim. Aslında daha önce bilmediğiniz bir konu olduğu için korkudan bile korkuyordunuz. Şimdi nasıl oluştuğunu öğrendiniz. İnsan bilmediği şeyden de korkar. Bu yüzden korkunun nasıl bilinçte yer ettiğini öğrendikten sonra kendi bilincinizi/bilinçaltınızı gözlem altına aldınız. Artık bir fobiniz varsa bile, size gerçekten sıkıntı verici düzeyde olmadığını da zaman geçtikçe anlayacaksınız.

Korku, beynin yarattığı bir illüzyondur. Kişisel gelişim konularında örneğin NLP de uzmanlaşmak isteyen biri korkunun kaynağını bilir. Kaynağı bilinen bir davranışın üstesinden gelmek ise oldukça kolaydır.

Bütün davranışların temeli, beynin çalışma prensiplerine dayanır. Korkunun da bir prensibi vardır. Eğer bunu davranışlarımızda gözlemleme alışkanlığına kavuşturursak, sahip olduğumuz ya da olacağımız her türlü korku ve kaygının da üstesinden gelmiş oluruz. Bu alışkanlığa biz “farkındalık” ta diyebiliyoruz. Farkındalık, benim tabirimle duyguları kontrol etme gücüdür. Aynı zamanda kendini tanımanın diğer adıdır.
Eğer farkındalık konusunda az çok bilgi sahibi iseniz, kendinizi tanıma konusunda, hiçbir zaman tam anlamıyla kendinizi tanıyamayacak olmanızın gerçekten ürkütücü olduğunu da anlamışsınızdır. Bu kendini bilme-tanıma-öğrenme ya da farkındalık denilen şey, siz ölene kadar devam eder.
Bakırköy Prof.Dr. Mazhar Osman Uzman'ın yaptığı ilginç bir araştırmanın beni nekadar etkilediğinden bahsederek başlamak istiyorum ilk yazıma...


Canım hipotalamusum.. Seni çok severim bilirsin.
Bugüne kadar bir dediğini hiç ikiletmedim..
Sen de beni seviyorsun biliyorum.
Biraderim, gözüm, hipotalamusum. Sana bi işim düştü.
Bizim Yüksek bilincin benden bir ricası oldu. Ben de kabul ettim. Biliyorum sana sormam gerekirdi ama çok cazip bi teklif. yüksek bilinçle bazen anlaşmazlığa düştüğünüzün farkındayım.. sen biraz keyif düşkünüsün o da mükemmellik peşinde. Ben de ikinizin arasında bir orta yol bulmaya çalışıyorum.
Ama bu öyle bir anlaşma ki sana uzun süre keyif verecek. İlk başlarda sıkıntıya düşeceksin. Çünkü senden bir alışkanlığına son vermeni istiyorum.. Hani ben içtiğim zaman seni uyuşturan ve sana zevk veren sigara var ya hah işte onu bırakman gerekiyor.. vallaha kendim için değil senin için .. Sigaranın senin için gerçek mutluluk olmadığını anladım.. ve artık senin uyuşma ile kandırılmanı istemiyorum. Sigarayı bıraktıktan sonra yoksunluk ve keyifsizlik hissine kapılacaksın. Senden tek ricam bu yoksunluğu bana belli etmemen .. bu yoksunlukla benim kafamı oyalamaman .. bu çok uzun süre devam etmeyecek merak etme .. 1 ay sonra sen de unutacaksın .ve işte hediyen geliyor. Gerçek mutluluğun o zaman başlayacak . gerçekten diğer fonksiyonların düzeldikçe beni dengede tutmak için harcadığın çaba azalacak ve sana daha çok keyifli anlar yaşamak için zaman kalacak.
İlk iş olarak bilincimi çıkarttım..Tuhaf, altından sen çıktın..

Ve kavga biter! ... havadaki boşlukta asılı kalmış kelimeler çoktan vücut bulmuştur. Savrulmuş harflerin tokat izleri azgın geceyi dondurmaya yeter de artar bile... Aksak masanın üstünden yere damlayan kansa, az önce yitirilmiş beklentilerin, şiddetli sancıyla doğurduğu hüsrandandır. Pelteleşmiş acıyı kıvamında bırakan isteksiz haykırış da artık yavaş yavaş gölgesini terk eder. Soluk alışlar o kadar hızlıdır ki nutkun tutulur nerdeyse, soğuk bir sızı başlar ve nefes aldırmaz sesine . Boğulmak üzere bırakılan acı sükunetle beslenir ve büyür sinsice kaderiymişçesine. Yük ağırlaşır kendini aşar ve çöker olduğu yere… Uzlaşmak mı bitkinlik mi bilinmez tırsak titrekliğin sebebi. Sonra Ampirik bir bilim adamı düşüncesi bürünür donukluk son çırpınışlara aldırmaksızın , boşlukta kaybolmaya mahkum izler teker teker yok olur… Seçim hakkı olmayan bir kabulleniştir bu yengiyi mecburiyetle birlikte. Son darmadağınıklık kalmıştır artık geride çaresizce….. Daha tüketemediğin ürkek hımbıllığı da omzuna alıp yavaşça aynadaki çatlak aksini okşarsın hüzünle… Kendinden vazgeçişle, süzülen tortulaşmış aciz tuzlu birikintiyi fütursuzca silip dikili verirsin yine de. Yakıcı soğukluk gecenin karanlığında belirir, hesaplaşmaya tek şahittir ama umarsız çatırtıdaki asi sessizlikle yandaş olup çekilir gerilere. Ve bilirsin artık ‘’ben‘’ bir başkasıdır gerçekte… Sarılıp, yarı uyuşuk bedenine hazırlanırsın yeni kavga hallerine. Kendini kandırma acizliğini yaşamak mı? yoksa vazgeçiş basamaklarına tutunarak çıkmak mıdır bu? Hangisi daha erdemli? Hangisi daha azlettirici? Kim bilir ve kimin umurundaki… Eziklik haline geçişlerin ulvi bir sebebi olabilir mi? Çaresizlik değil bu kabulleniştir aslında gerçeği, özgür bırakılmanın tek hali. Az biraz takatin de kaldıysa, tapınarak mecbur kalışlara, saygıyla eğil haykırışlara ve azat ed kendini kendinden, ayır,acıt ancak bütünlük ve özgürlük (sanırım) böyle sağlanır. Siz kaç kere vazgeçtiniz kendinizden, kaç kere yalan gerçeklere haykırdınız hıçkırıklarınızla düğümlüyken ve kaç kere döne bildiniz gerçekten özünüze, kendinize ? kolay olan zor olmayandır ya hani işte hep zoru mu seçiyoruz dersiniz bilinçsizce ???( bu hak revamıdır bize?) Meltemce:)
Uykumda bir düş gördüm, bir suç düşü. İnsani bir suç değil de küçük bir tahta kutunun ya da geometrik kübün, eğer bu tür nesnelerin bilinci varsa, hissedebileceği ümitsiz, çaresiz bir mutsuzluk gibi; mutlak varoluş suçu.
—Beni seviyor musun?
—canım benim, sevemem, sen çok gençsin ve bir gün bana bir bakacaksın, cildim kurumuş, kırışmış, beni fazlasıyla iğrenç bulmaya başlayacaksın; ama o vakit gelene kadar, sana ne kadar düşkün olduğumu senden gizlemek için elimden gelen her şeyi yapacağım.
Düşümde 11 yaşındaydım.
Sabah uyandığımda, gece ki seslerin beynimin bana oynadığı bir oyun olduğunu düşünüp hatta unutup kahvaltı hazırladım kendime. Mantarlı omlet, nane dere otu ve nar ekşisiyle süslenmiş domates ve kızarmış ekmek kafiydi. Kahvaltının keyfini çıkarıp kahvemi de alıp odama geçtim montaj için.
Düşün etkisi vardı hala üzerimde, hala 11 yaşındaydım belki de.