Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .

Birazdan gün doğar; bekliyorum. Ben hafifçe ayakta sallanırken, ardımda yeterli bir mesafeden, garsonların uykulu gözlerle beni göz hapsinde tuttuklarını biliyorum. Ya, iki arada bir derede sulara gömülürsem?
çanakkale boğazını zehirli denizanaları istila etti. haftalardır denize giremiyoruz. bu denizanaları mavi ve zehirli bir sıvı salgılıyorlar. dokunduklarında o salgıları yüzünden cildiniz kızarıp şişiyor ve sonra şiddetli bir şekilde yanmaya başlıyor. bir ara yok olmuşlardı fakat yine çıktılar ortaya. birde kahverengileri var onlar öldürücü, ne mutlu ki onlardan yok burada. aklınızda olsun mavi veya kahverengi denizanalarından uzak durun. beyazları zararsız bilirsiniz küçükken top yapar oynardık onlarla. sanırım gelenler bizden onların intikamını alıyor.

Lonely man by ~lyub4o
Evet Çözdüm. İstanbulluların denizi neden bu kadar çok sevdiğini ve Boğazın hipnotize edici gücünün sebebini buldum. Geçtiğimiz Pazar vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geçerken kafama dank etti. Herkes kanatlanıp süzülecekmiş gibi denize bakıyor. Ben ferah alanlar ve engin "karasal" düzlüklerde büyümüş biriyim. Yedi yıldır İstanbul'dayım. On sekiz yıl alan ferahlığı içinde büyüdükten sonra en lüks semtinde bile kafa kafaya iki arabanın geçemeyeceği kadar dar sokaklarda kentleşmiş, Uçurumlarına tepelerine dipdibe sıkışmış apartmanlar yerleştirilmiş, kimi yerlerinde kalabalıktan, kaldırımcıklardan ve "dar sokak 2. vites kökleyicilerinden" rahat yürünemeyen bir kentte yaşamaya başladıktan sonra ben de o Pazar günü gözlemlediğim insanlar gibi sürekli açık alanda bulunma arzusu içinde hissetmeye başladım. Evet, İstanbullular bulundukları kalitesiz kent koşulları sonucu ortaya çıkan açık ve ferah alanda bulunma arzusu yüzünden denize bu kadar dalıp gidiyorlar.