
Çırpınır durur içime akıttıklarım. Hâlâ bekliyorum. Bir gün gelecek ve bu tutsaklığım bitecek. Özgür olacağım. Tıpkı “şeyler” gibi… Hımmm… Şeyler gibi canım. Özgürlüğü doyasıya yaşayabilen ne vardı ya…? Çıldırtmayın adamı!
(…)
Adımlarımla yoruyorum yolları. Sağımdan solumdan insanlar geçiyor. Soluk yüzlüler, çirkin suratlılar, tedirgin gözlüler, aylak bakışlılar, kahkaha atanlar, ömür törpüleri… İçlerinden birini yolundan çevirip özgürlüğü sorsam, diyorum. Gülüp geçiyorum. Sonra gülüp geçtiğim için uyumadan önce kendime kızacağımı hatırlıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Adımlarımla tutsaklığımı aşmayı deniyorum. Hiçbir işe yaramayacağını bile bile. Hiçbir işe yaramayacağını bile bile bir şeyler yapmak bazen haz verir insana. Kendini aldatma zevki. Buyur burdan yak!
onu nasıl mı tanıdım?
o, buldu beni. webcam marifetiyle millet bilumum organlarını göstererek sanal seksin âlâsını ifa ederken el yordamıyla, bizim zamanımızda bıyıkları yeni terleyenler ile âdet döneminin kanlı patikalarında ürkek adımlarla gezen kızlara yönelik "gençlik" dergileri vardı.
tabii, bunların olmazsa olmazı olan "mektup arkadaşı" köşesi...
kompozisyon dersinde on üzerinden en yüksek not olan beşi alan biri olduğum için de mektup yazarken zorlanmazdım.
severdim yazmayı. "toplumcu" çizgide şiirler yazmaya çalışırdım. engels, marks okuyor, clara zetkin'in ateşli nutukları içimi kavuruyordu. bir de rosa lüksemburg...
rahibini arayan bir haç gibi geçtim sokaklardan müslüman mahallesinde.
bir ipekböceği yürüyor damarlarımda şimdi.
damarlarım atmıyor sen yokken bu kasabada,
labada toplayan haminnem elimden tutarken...
yalan, doğruların ıssız kalbi değil mi?
yalan, doğrunun üvey evladı değil miydi, yuvaları kerpiçten yapılmış çocukları esir/geyen yuvalarda?...
altına aldığın kezzaplı bir azaptı hislerim, yara bere ve tere içinde sereserpe uzanmaya çalışırken pirinç bakraçlara...
jules verne bir gecede john steinbeck sabahını yere düşürdüm kafka eskilerini afaki bir balmumuna kiralarken
yok pahasına...