Uçsuz bucaksız yollara düşmek gitmek gittiğin yeri bilmeden,
Sadece, sadece yolun ortasındaki şeritleri izleyerek,
Camın buğusunda kaybolan silüetini izleyerek,
Yola düşmek ve o uzaktan seni izleyen ufak köylü çocuğuna ufak minicik bir gülümseyerek uzaklaşmak,
Birdaha göremeyecek olduğunu bilerekte olsa yinede gülümsemek,
Ne olursa olsun umudunu kaybetmemesi için yetermi bir gülücük,
Ne kadar etkili olabilir bir gülücük sonsuz bir yolculuğa çıkartabilirmi insanı diye düşünmeden bunun olabileceğini bilmek güzel....
Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .
Çakmağın gazının kokusu geliyor burnuma, ama yanmıyor bir türlü… Gri gökyüzü, sisli ortalık, yalnızlık kokuyor her taraf…
Böyle bir gecede bıraktın beni. Sokakta hayat kadınlarının arasında, gecenin ıslak karanlığında, patlayan sarı nefret dolu ışıkların karşısında… Şimdi yanımda hepsi benimle beraber, kırık bira şişeleri ve sivri, kötü olan her ne varsa. Bekliyorum başını döndürüp beni bıraktığın yerde göreceğin gizemli zamanı. Beklerken üşüyor içim ve çöp ateşine yaklaşıyorum aklımca son defa. Ellerim ısınmıyor artık bu ateşte, sokuyorum ateşin içine. Yanmıyorum, sadece üşüme var. Böyle tuhaf bir gecede yalnız bıraktın beni. Sarı kirli köpeğin pirelenmiş tüylerinin arasında. Kahve kokusunu ne kadar özledim bir bilsen. Şimdi, burada olsaydı gölgelerimin yanı başında. Kibrit çöpünün ucu gibi ekşi ve biraz acı hayat. Ağlayınca yüzüne yapışan saçların gibi hüzünlü, içler acısı. Parmakların kadar ince… Sensiz kaldı bütün dünya. Buruşup kenara atılmış kıyafetler gibiyiz savrulurken. Anlamsız, gereksiz, bilinmeyen uçlarda… Böyle bir gecede yalnızım sayende. Bu büyük güç gösterisinin içinde, oyunlar oynarken kimin isteği daha büyük diye… Son bir umudum var, pakette son bir dal sigara.
Beş dakika geçti geçmedi.
Sokakta hayat kadınına yanaştım, ateşini istedim ve tükürdü suratıma! Travesti yardımına koştu, ihtiyacı varmış gibi… Jiletledi beni birçok yerimden sokak lambasının hemen yanında. Ağladım ve gözyaşlarımın tuzu yaktı açık yaralarımı. Köpeğe çarptım kaçarken ısırdı bacağımı, çöp ateşinin üzerine düştüm ve yandı ellerim. Böyle bir geceye giriyorum sana inat, kendime ispat. Yalnız bıraktın beni, pisliğimle ve körlüğümle pişman edeceğim seni, kollarımdan kırık bira şişelerini ayıklarken. Kanarken ve gülerken… Her ayrılıkta iç acıtan batmış camlar canımı yakarken… Bekliyorum göğüslerini bana çevirip ‘hala orada mıyım?’ diye bakacağın zamanı. Köşede birasını yudumlarken topal teyze, kuyruk sallıyor bütün dansözler bana… “Şerefe” edasıyla. Yoksun sadece, gerisi tenin hüznü, gerisi yeraltı edebiyatı. Yoksun bu gece, sevişmelerin kadar sıcak olamam yalnızken hiçbir zaman. Son sigaramı yakabilseydim bu küfürbaz çiseleyen yağmurun altında, sana ulaşırdım belki, mutluluğun özlenmiş, bilinmeyen dünyasında.
Çakmak gazı, gri gökyüzü, zemin kaygan, yol uzun, duruyorum yolun ortasında. Elimde tek bir sigara…
Beş dakika geçti geçmedi, yol kenarından biri geçti sana benzeyen. İçim kalktı, parçalanmış kıyafetlerimle, yağlı saçlarımla üzgün duruyordum emindim. Görmeni istemezdim. Her zaman izlediğini bilemezdim.
Özledim seni.
Mızıkma oluuummm, misketlerimi geri ver oynamıyorum işte!

Her yörede değişik adla anılır bu cam toplar... Kimi yerde misket, kimi yerde Cicoz, kimi yörede meşe, bilye, cilloz, cilli derler... Kendine özgü oyun dili ve kuralları vardır biliriz... Geçmişi antik çağlara dayanır. Bugüne kadar hayvan kemikleri, zeytin ya da meşe palamutu gibi yuvarlak bitki ya da kemiklerle oynana gelmiş, cam işçiliğinin gelişimiyle de birbirinden güzel misketler çocukların hazine sandığında yerini almışlardır. Hazine sandığı... Erkek çocukların hazinesi... her ne kadar kız çocukları da rengarenk misketlere el atıp onları biriktirme yoluna gitse de asıl sahipleri erkek çocuklarıdır... Hatırlayın elinize doldurduğunuz şıkır şıkır ses çıkaran cam topları avucunuzda sıkıştırınca gıcır gıcır ses çıkardı... Doğu’da gördüm, koyunun aşık kemiğinden misket yapar oynardı çocuklar bağrış çağrış...
Türlü çeşit oyun kurulabilir bu cam toplarla...
Sanal denizde bize ait fazla bir bilgi bulamadığımı söylemek isterim... Ama yaban eller demeyip önce kendim sonra sizin için gezdim MARBLES MUSEUM’u... Gördüklerim gerçekten takdir edilecek boyutta güzel çalışmalar... Öyle bir işçilik var ki özene bezene yaptıkları ortada... Keyif aldıkları besbelli... Beğendiklerimi sizinle paylaşmadan duramadım... daha neler var neler... benden bu kadar, gerisi size kalmış...