Bir çalı dbinde dünyaya geldiysen eğer...
Dağ yoncalarının kokusu dolduysa ilk nefesinle
ciğerlerine...Deve dikenleri arasında emeklediysen...
Ağaç dalından at bindiysen çayırlarda...Ormanı,kuşları, domuzu, ayıyı tanıdıysan. Tavşanı gördüysen ymuşacık.Kuyruk
savuran tilkiyi tanıdıysan.Binbir çeşit çiçeği,böceği ,
karıncayıizlediysen.Ağustos böceğini dinlediysen.
Geceleri ateş böcekleri ışltısında dans ettiysen.
Yarasa gördüysen karanlık mağaralarda.Kartalı
gördüysen yalçın kayalıklardaki yuvasında.Keklik
gördüysen kınalı, kargaları da sevebildiysen.
Kopamadıysan dağlardan, gecesi çekiyorsa seni
aya, yıldızlara.Gündüzleri koyu gölgesinde ıhlamurun, düşlere yolculuk ettiysen.Düşlerin
alabildiğine geniş, alabildiğine uçsuz bucaksızsa.
Düşüncelerine kimseyi sokmuyorsan, karışamıyorlarsa sana.Düşünme yasalarını kendin yaptınsa eğer... Pirinç ayıklar gibi ayıkladıysan
bir, bir...
Hesap makinesini önünüzden alıp, bir bilim adamı edasıyla acayip tavırlar eşliginde tuşlara ardı sıra basan, işini bitirdikten sonra da makineyi tekrar önünüze atan ve "al, bak bakalım" diyen tipler var. Alıp baktıktan sonra anlam veremeyip "ne ki şimdi bu" diye sordugunuzda ise makineyi ters çevirip yazdıgı o anlamsız, saçma kelimeyi gösterirler size. "Leblebi"...


—Neyi mesela?
—Ne bileyim her şeyimi. Kimden kaçtığımı, nerelere sığındığımı, kimlere ihanet ettiğimi...
—Peki, sence neden buradasın?
—Onu da siz bilirsiniz. Ben bilmem.
(…)
—Devam edebilecek misin? İstersen biraz dinlen sonra anlatırsın olup biteni.
—Yoo, iyiyim. Ben çaylağın tekiydim aslında. Ama O, çok şey biliyordu. Öbür yandan onun en yakınında yer alan kişi de bendim. Bu yüzden ikimizi aynı hücreye tıktılar. Günlerce hiçbir şey konuşmadık onunla. Sadece sustuk. Merak dahi etmedim olacakları. Sadece kitaplarımı düşündüm. Okuyamadığım kitapları.