Kanunlara karşı gelinmez, aksi takdirde ceza alırsınız...
Özellikle bazılarına, hiç...:)

İngiltere'de toplu taşıma araçlarında kadınların çikolata yemesi, 10 yaşından küçük çocukların çıplak vitrin mankenlerine bakması, otobüste uyuyakalmak yasaktır.
Taksiciler, "Taksi!" diye çağırılmaz, cezası 100$'dır.
XII. yüzyıldan bu yana erkekler eşlerini 21.00'den sonra dövemezler, çünkü komşular rahatsız olabilir.
Rap türkiye'ye ilk geldiğinde hiç hoş karşılanmadı. Anadolu'da özellikle tarzı ne olursa olsun tüm sanatçılar karşı çıktı. Rap'i müzik olarak görmediklerini söyledir. Rapçilere serseri, uyuşturucu bağımlısı gözüyle bakılıyordu. Rap'in Amerika'dan gelme bir sömürü aracı olduğu düşünüldü. Oysa şu an o ilk zamanlardan yaklaşık 15 sene geçti ve türkçe rap gençler arasındaki en popüler müziklerden biri. Hatta akım bile denilebilir buna. Bu nasıl mümkün oldu da bu kadar yükseldi? Artık siz ne derseniz; alt kültür, müzik, sanat, saçmalık..
Hip hop; break dans, graffiti, rap söylemek ve dj'lik yapmaktan oluşur. Ülkemizde rap kadar yayılmış bir kolu yok. Bunun nedenini bulmak bize birçok ipucu verecektir.


Dün, bugün, yarın… Dün hiç bitmeyecek. Yarın hiç gelmeyecek ve bir o kadar da, içimize bir şehir kurup bekleyecek öylesine. Şu an mı, o kim? Tanıyanınız var mı? Sorup soruşturdunuz mu? Tanımadıklarınıza bulaşmamanız gerektiğini söylemedi mi anneniz? Bana söyledi, ben de o yüzden bulaşmıyorum. Ne olmaz ne olmaz. Buralarda gelecek de gelecek midir acaba diye sorular sorulmaz çok ayıptır, çok.
Azar işitmek istiyorsan, yeni silinmiş beyaz bir koltuğa çamurlu, kirli pantolonunla oturmana gerek yok. ‘Sadece gelecek nedir? Ben geleceğe gidiyorum.’ gibi anlamsız sözcükler söylediğinde; annenin seni -en yalın silah aleti olan- süpürgeyi alıp eline kovaladığını hayal etmek zor değil ya da bu kasabada en çok uygulanan –süpürgeden oldukça etkili bir ceza olan- ayaklarından halatla sıkı sıkıya bağlanıp siyah, beton ve pas kokan, dipsizmiş gibi duran kuyaya sarkıtılmak olacaktır.


İdam cezası ile öldürülen kadınlar tarihine baktıgımızda Tudor Hanedanı'nın bu konuda çok zengin oldugunu görebiliriz. Özellikle 8. Henry zamanı ve sonrası birbirine yakın kadınlar birbirinden bağımsız suçlarla idam edilmiştir.
Catherine Howard en çok evlenen krallarından biri olan 8. Henry'nin eşidir ve eşinin diğer eşlerinden biri olan Anne Boleyn gibi genç yaşında idam edilmiştir.
BANA SORMADINIZ Kİ
Hiç kimse cezalandırılmak istemez kimse kendisini suçlu bulmaz çünkü. Kim ister ki bir saniye bile olsa yanmayı, ihtimali bile insanları korkutuyor ve bazı şeyleri kabullenmeyi kolaylaştırıyor. Merak ettiğinizi duyabiliyorum. Kastettiğim cehennem; kurallara uymayanların tahmin bile edemeyeceği, insan gözünün görmediği, yaşamadığı acıları, ıstırapları çekeceği yer. Rahat olun böyle bir yer yok… Yanlış duymadınız..‘Nasıl olur?’ dediğinizi duyabiliyorum. Öncelikle size bir soru soracağım ve cevaplayacağım bunu unutmayın yazımı okuyup bitirdikten sonra beni anlayacaksınız öle umuyorum. Bir ebeveyn çocukları ne yaparsa yapsın hoş görmeli ne isterse istesin sağlaması gerek durum ne olursa olsun çocuklarına sahip çıkmalı değil mi? Cevabı ‘Evet ellerinden gelenleri yapmalı hatta daha fazlasını’. Neden mi? Bir düşünün; bir çocuk yanlış yapacak, bir şeyler isteyecek duruma gelmişse eğer bir birey olabilmişse bu anne ve babanın sayesinde. Ne kadar güzel diyebildiğinizi duyabiliyorum. Elbette harika bir olay. Ama madalyonun maalesef tek yüzü yok. Bu çocuk ilerde büyüyecek, isyan edecek, yanlış işler yapacak, annesinden babasından olmadık isteklerde bulunacak, ailesinin gözünde kötü biri olacak yanlışlar yapıldığı söylenecek… Peki yanlış gerçekten de kimde acaba? Bence kimse de bir yanlışlık yok, olmak zorunda değil. Burada anlaşmazlıklar ebeveynlerin çocuklarının kendileri yaptığını ve nasıl bir sorumluluk altında olduklarının farkında olmaması.

Goethe hukuk eğitimi almış ve doktora aşamasına kadar bu eğitimini sürdürmüştür. Annesi kadar duygusal, babası kadar da akılcı birisidir. Resim ve tabiata karşı ilgi duymuş ve eğitimini tamamladıktan sonra kendisini edebiyata adamıştır.
Dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar Faust. Adeta Goethe’nin bütün eserlerinin sentezi gibidir. Goethe çok genç yaşta Faust’u yazmaya başlar ancak ömrünün sonlarına doğru eseri ancak tamamlar. Başladığında 18, bitirdiğinde ise 83 yaşındadır. Eser 2 bölümden oluşur. Sade ve anlaşılabilir tarzda olan ilk bölümde, Goethe’nin hayata verdiği önem göze çarpar. Daha karmaşık olan ikinci bölüm ise felsefe ağırlıklıdır.
"Hazlarım dünyadan fışkırıyor, güneş acılarımı aydınlatıyor" sözü, insandaki kader inancını yansıtıyor. İnsanoğlu ne kadar araştırırsa o kadar anlıyor bilgisizliğini, bilginin sonsuzluğunu. Hayatın kendisi hatalarla ve acılarla doludur. Ama insan yine de içinde bir yerlerde iyilik barındırır. Ulaşmak elinden gelmese de doğrunun ne olduğunu bilir. Faust'un ruhu da böyle karmakarışıktır işte. Bir yandan dünyaya dört elle sarılır, her şeyi elde etmek ister; bir yandan da hiçbir şeyden gerçek haz alamaz, gökyüzüne ulaşmak ister. İki ruhlu karmakarışık bir insandır Faust. Hayata değer kazandıran da Faust'un ruhundaki bu çatışmadır zaten.
İkinci Faust'ta romanın tonları değişir. Bu bölüm, meleklerin Faust’un ruhunu gökyüzüne çıkarmasıyla son bulur.
Faust’un teması Kuran-ı Kerim'de anlatılan şeytanla Allah arasında geçen diyalog üzerine kuruludur. Şeytanın insanoğlunu yoldan çıkaracağına dair ahdı...
Şiddet ...
Herkes tarafından istenmeyen,kınanan, sevilmeyen ama varlıklarını onsuz sürdüremedikleri temel içgüdü, her canlıya has bir kavram.
Ancak insanı hayvandan ayıran faktörlerin başında da yer alır şiddet, son günlerdeki olaylara bakacak olursak insanı hayvandan bir adım daha önce görebiliyoruz, hiç olmazsa hayvan karnını doyurmak yada savunmak için şiddete başvururken insanımız küçücük bebeklere bile acımamakta ısrarlı.
İnsan sorunla karşılaştıgı zaman ,şiddeti ne zaman kullanabilecegini saptamalıdır,bunun da sınırı olmalıdır, kendini savunmak için ses yükseltmekle son günlerde yaşananları bir tutamayız, bunlar şiddet değil sadizmdir, çünkü şiddet lafı hafif kalıyor burada borç para vermedi diye ailesini katleden, komşusuna kızıp yavrusunu öldüren sonrada sandıga kapatan insanlardan oğlunu öldürüp tarlaya atan annelerden bahsediyoruz, Mardin olaylarından bahsediyoruz, bu yaşananlar insanın doğasında var olan içgüdüsel şiddet değil, bunlar teşhis edilmemiş hastalıklar sonucu olan şeyler.