Bir parça yorgun bir kadın var buralarda. Rüyalarında kadınla sevişen, gerçek dünyaydaysa, 'hayır, olmaz. Bu yol çok zor. Her anlamda. Heteroluğu tercih et ve eşcinsellik içinde patlarsa da patlasın' diyen bir kadın.
Kendi kadın ve aslında kadın arzulayan bir kadın...
Kaçamadığım rüyalarım var...

Kus hadi…
Kurtul!
Daha fazla bekleme buralarda. Yıkımını seyretmeye geliyor kargalar. Üstelik çirkin örümcekler her yerde.
Kus hadi…
Kurtul!
(…)
Derin bir girdapta buhranlar içinde boğuşan beynimi mi kusayım? Alsınlar götürsünler beni. Yorgunum, uçamam ben.
Bir de hiçbir gizemi yok yaşamın. Garip şey, böyle laflar etmezdim ben.
(…)
Alnına sinekler konarken mi değiştireceksin dünyayı? Düş kurmayı bile beceremiyorken. Eğer şimdi kusmazsan, bir daha beni duymayacaksın. Her gece sancılarının koynunda yatacaksın kanlı gözlerinle. Kendi ellerinle boğazlayacaksın benliğini.

Eğer varsam o zaman neyim? Neyim ben? Rüya ile gerçeğin farkındalığı yok bende biliyor musun? İğrenç bir durum. Var olduğumu biliyorum ama ne olduğumu tanımlayamıyorum. Ellerimi kafamda gezdiriyorum. Saçlarımın arasında parmaklarım geziniyor. Yatağımda bir sürü diken var sanki. Çocukluğumdaki bir yere gidiyorum. Çamurdan çömlekler yaptığım yere. Sonra güneşin altında kuruturdum onları. Karıncaları seyrederdim durmadan. Hayali arkadaşlarım, tanklarım, uçaklarım vardı. Çatışmalarda öldürülürdüm defalarca.
Bir çalı dbinde dünyaya geldiysen eğer...
Dağ yoncalarının kokusu dolduysa ilk nefesinle
ciğerlerine...Deve dikenleri arasında emeklediysen...
Ağaç dalından at bindiysen çayırlarda...Ormanı,kuşları, domuzu, ayıyı tanıdıysan. Tavşanı gördüysen ymuşacık.Kuyruk
savuran tilkiyi tanıdıysan.Binbir çeşit çiçeği,böceği ,
karıncayıizlediysen.Ağustos böceğini dinlediysen.
Geceleri ateş böcekleri ışltısında dans ettiysen.
Yarasa gördüysen karanlık mağaralarda.Kartalı
gördüysen yalçın kayalıklardaki yuvasında.Keklik
gördüysen kınalı, kargaları da sevebildiysen.
Kopamadıysan dağlardan, gecesi çekiyorsa seni
aya, yıldızlara.Gündüzleri koyu gölgesinde ıhlamurun, düşlere yolculuk ettiysen.Düşlerin
alabildiğine geniş, alabildiğine uçsuz bucaksızsa.
Düşüncelerine kimseyi sokmuyorsan, karışamıyorlarsa sana.Düşünme yasalarını kendin yaptınsa eğer... Pirinç ayıklar gibi ayıkladıysan
bir, bir...

Mutsuzluğun dibine vurduğum o sabah keşfetmiştim bu yöntemi. Bir oyundu bu. Oyuncusu sadece bir kişi olan garip bir oyun. “Zaten hayat bir oyun değil mi!” diyerek iyice benimsedim bu oyunu.
O sabah… Gözümün uykusuzluktan ve öfkeden kan çanağına döndüğü, tüm umutlarımın elimden kayıp gittiği o sabah oldu her şey. Güneş doğuyordu berbat odama ve bu iğrenç şehre. Pencereden izliyordum güneşin doğuşunu. Hatırlayabildiğim her şeye küfürler savurmaya çalışıyordu dudaklarım. Tükenmişlik hissi ve ümitsizlik ruhuma ızdırap veriyordu. Yaşamaktan korkar hale gelmiş ve akıl hastanesinde yatması kaçınılmaz görülen zavallı bir yaratık oluvermiştim.

Daha dur!
Güzel günler göreceğiz, güzel günler, güneşli sabahlara uyanacak geçmişin.Işıklı , parlak, aydınlık günlerde bekliyor umudun çocuk gözleri ...O sabahlarda dingin, huzurlu, neşeli açılacak kapılar. Bitmedi ki, daha öpemedin gül yüzlü , can bakışlı dostları yüreklerinden...Daha kopmadı çiçek dalından, savrulmadı toprağa, dur daha...Güzel günler bekliyor kucağı sana açık...Ana gibi ,şiir gibi, şefkat gibi o kucak...
Daha dur!
Güzel günler bekliyor seni, özlediğin bir düşte gördüğün, bitmesini hiç istemeyeceğin, sonu hiç gelmeyecek rengarenk umut dolu günler var yarınlarda....Yarınlar var, elbet var...O günlerde
Aslında bir kahveden fazlasını istiyordum. Canının ne istediğini bazen çok iyi derecelerde bilebilirsin. Kaçıncı derecede istenç içindesin bilebilirsin. Ayırdına varmanın, derecesini tahminlemenin bir isabet yolu mutlaka içinde bir yerlerde saklanır, saklananlardan daha az, sakladıklarından daha orta.

Sen ve ben, bir adadayız..küçük bir ada. Etrafta kimseler yok. Üstümüzde dolunay, bütün adayı aydınlatmaya yetiyor.
Karşımızda deniz..gecenin sessizliğini bozan yalnızca dalgaların sesi. Soyunup denize giriyoruz.deniz suyu ılık..saatlerce suyun içinde kalıyoruz. Birbirimize hiç bakmıyoruz dahi. tek bir laf etmiyoruz. Konuşmak lüzumsuz, zaten söyleyecek olduklarımızı biliyoruz. Olan bitene anlam bürümeye gerek yok, her şey böyleliğiyle son derece anlamlı. İlk kez yaşıyoruz.
Denizden çıkıyoruz. Bütün yorgunluğumuzla kumsala atıyoruz kendimizi, uyuyakalıyoruz.
Sabah oluyor, güneş tepemizde. Aynı anda açıyoruz gözlerimizi. Karnımız acıkmış. Biraz ötemizde orman..ormanın nefesi harika kokuyor..rengarenk çiçeklerin üzerinde rengarenk kelebekler uçuşuyor..binbir çeşit meyva sunuyor orman bize..bilmediğimiz enfes lezzetler hepsi.
Yünlü bir battaniyeyle örttüm düşlerimin üstünü,
Kanser gecenin arka camı sileceksiz,
Görevli rozeti eksikti...
Geceyi beğenemedik,
‘sana değemeyiz’dedik.
Karafatmalar basardı illaki masallarımızı,
Lahana bebek, Peter Pan,
Kimler gelmezdi ki uçan halıya!
Ve yükseldikçe barikat kurmuş düş yasakçılarının üzerinden,
Tek renkli mutluluklar basardı bedenlerimizi.
Kendimi toparlamaktan bananeydi!
Aklımı al,hepsini al, demek gelirdi içimden sana...
Hem zaten hangi masalda anlatıcı,
Sözler bittigi halde terketmezdi ki ülkeyi?