
Mutsuzluğun dibine vurduğum o sabah keşfetmiştim bu yöntemi. Bir oyundu bu. Oyuncusu sadece bir kişi olan garip bir oyun. “Zaten hayat bir oyun değil mi!” diyerek iyice benimsedim bu oyunu.
O sabah… Gözümün uykusuzluktan ve öfkeden kan çanağına döndüğü, tüm umutlarımın elimden kayıp gittiği o sabah oldu her şey. Güneş doğuyordu berbat odama ve bu iğrenç şehre. Pencereden izliyordum güneşin doğuşunu. Hatırlayabildiğim her şeye küfürler savurmaya çalışıyordu dudaklarım. Tükenmişlik hissi ve ümitsizlik ruhuma ızdırap veriyordu. Yaşamaktan korkar hale gelmiş ve akıl hastanesinde yatması kaçınılmaz görülen zavallı bir yaratık oluvermiştim.

İçeri girdim. Hiçbir şey sormadan cevap verdi: “Arka odada!”
Gözbebekleri iyice büyümüştü. Hatta gözleri iki siyah küreden ibaret gibi duruyordu. Ürkütücü bir yüz ifadesi vardı kadında.
Arka odaya girdim. Votka ve kan kokusu, içeri giren zayıf güneş ışıklarıyla nefesimi kesmeye başlamıştı. Yatağın içinde yorgana sarmalanmış bir insan bedeni. Odanın duvarları kana bulanmıştı. Adetâ duvarlar tuval gibi kullanılmıştı ve kan fırçayla serpiştirilmişti.