yerçekimli karanfil'i sarmadı edip cansever'in. sanırım daha çok şiire ağırlık vermeliyim. onu yarım bırakıp tezer özlü'nün eski bahçe-eski sevgi'sine başladım. kitap adı gibi iki kısımdan oluşuyor. eski bahçe kısmını okudum, fena değildi. ama eski sevgi kısmını sevmedim. eski sevgi kısmını yazar esas almanca yazmış, sonra dilimize çevrilmiş, belki de ondan..neyse, şimdi peride celal'in mektup adlı öykü kitabına başladım. umarım bunu tamamlayabileceğim..
lal masallar'ı bitti murathan mungan'ın. aslında bir öykü kitabı, bu. ama ben nedense yine şiir okuduğumu düşündüm. mungan, öykü yazarken, sanki şiir yazıyormuşçasına akıcı, su gibi akıtıyor cümlelerini.. belki de edebi türler diye bir ayrım yapmak, gereksiz. zaten hepsi aynı malzeme sonuçta. hatta bu önermeyi geliştirelim biraz daha. neticede müzik de sinema da edebiyat da yani sanat bir fikri, fikirleri insanlara anlatmak için değil midir? şarkı sözleri. sinema filmleri. hikayeler, romanlar hepsi insanlara hayatı anlatmaya çalışıyorlar.. yerçekimli karanfil'i okumaya başladım.. şiir, iyi geliyor. bozuksa kafanız. tahammül edemiyorsanız kimselere.. iyi gelir, şiir.
belediye başkanının yaptığı her işi dev afişlerle halka duyurmasına karşılık, şehirde yaşayanlardan da;
bez afişlere kocaman bir "teşekkür ederiz sayın başkanım" afişi beklediği hissine kapıldığı bir iş gününe başlarken bay M,
büyükşehir belediyesinin macaristan'dan ithal ettiği yanık lastik kokulu körüklü otobüsünde kadınların, kızların çantalarını sağ omuzlarından sol omuzlarına geçirerek erkeklerin "sürtünme" katsayılarını asgari seviyede tutma debelenmelerine utanarak tanıklık ederken elindeki şeyh gâlib divânı'nı ağır ağır okumaya
çalışıp aç erkeklerin anlık penis trophy eylemlerine tahammül göstermeye uğraşırken, yirmili yaşlarının sonuna yaklaştığını sandığı bir kadının ağzından dökülen kelimelerle elindeki divân'ı otobüsün çamurlu zeminine düşürdü:
hay sokiim şiirine!