beni de "kestiler" altı yaşına basınca...
terler basmıştı sünnetçi amca çantasını açınca...
gelenler, gidenler...
süslü püslü amcalar, teyzeler...
koluma takılan ucuzundan pahalısına saatler...
zenith almıştı rahmetli dedem. unutmam.
iki palyanço...
maşallah yazısının anlamını çözemeyen kurbanlığı
güldürmek için yerlere düşüyorlardı kalkıyorlardu...
konik şapkalı olan, silindir şapkalının suratına borusunu öttürünce pudradan bembeyaz olmuştu yüzü...
ben saatler önce düşmüştüm un çuvalına...
Serinin başı için buradan...
Beş duyumuz içinde üvey evlat muamelesi yapsak da kokusuz bir hayat, karanlık ya da sessiz olanı kadar çekilmez. Belki dışardan farkedilmediği veya devlete ekonomik bir yükü olmadığı için es geçiliyor ama araştırmalara göre Amerikan nüfusunun % 1’ine ve 50 yaş üstü kişilerin %24’üne yakını kısmi de olsa koku alamıyor. Koku alamamak aynı zamanda tat duyumuza da ket vuruyor. Dil dört temel tadı almaya devam da etse koku duyusu olmadan yediğimiz çilek tatlı ve sulu bir şeye, varken de birşeye benzemeyen karnıbahar ve kereviz hiçbir şeye benzemeyecektir.
Bunun haricinde koku hafızayla da yakından ilgilidir. Beyin, insan yaşamını sürdürebilmek adına önemli kabul ettiği kokuları unutmaz. Bu beslenebilmek, zehirlenmemek, anne, eş ve çocuk bulmak ve tehlikelerden kaçmak adına evrimsel açıdan en eski görevlerden biridir. Evrimsel diyoruz, çünkü insan koku genlerinin çoğu on milyon yıldan daha eski olmakla beraber bu genlerin bir çoğu günümüzde artık çalışmıyor. Ancak buna rağmen insan genomunun %3’ü gibi yüksek bir oranı kokuları ayırt etmek üzere görev yapıyor.
Koku alabilmek, diğer taraftan,sağlık ve sosyal bir yaşam için de gerekli. Duman, gaz sızıntısı ya da bayatlamış yiyeceklere karşı koku duyusu vücudumuz için bir erken uyarı sistemiyken, yokluğu durumunda farkına varamayacağımız vücut kokuları sosyal felaketleri de engeller. Dahası kokunun eş seçiminde çok önemli bir rolü vardır. Her insan genetik olarak belirlenmiş, feromon dediğimiz sadece kendine ait bir koku taşıyor. Etkileri kesin olarak henüz anlaşılamamışsa da çiftleri birbirine yaklaştırdığı, uyum ve mutluluk halini arttırdığı bir gerçek.
Anosmiden önce nasıl koku aldığımızı da incelemek lazım. Koku duyusu burun boşluğu tavanında yerleşmiş bir pul büyüklüğündeki koku bölgesine (Olfactory Epithelium) hava içerisindeki koku moleküllerinin ulaşması ile başlıyor. Burun içerisindeki bu koku bölgesinde beş milyon kadar koku alıcı hücre (epithelial cells) var. Bu hücrelerin sayısı farede on, tavşanda yirmi milyon iken bir av köpeğinde 200 milyona kadar çıkıyor. Koku molekülleri burun içerisinde dolaşan hava ile beraber koku bölgesindeki sadece kendilerine uyan koku reseptörlerine bağlanmayı başarabildiklerinde koku algılanması başlıyor. Bu uyarı 3-4cm.’lik bir sinir iletimiyle (olfactory nerves ve olfactory tract) beyindeki koku merkezine ulaştığında beyin daha önceki deneyimlerle belirlenmiş olan şifreleri çözerek kokuyu tanımamızı sağlıyor. Tüm diğer sinirlerden farklı olarak koku sinir uçları kendisini uyaranla doğrudan kendisi karşılaşıyor, bir başka deyişle beynin kafatasından dış ortama açık olduğu tek yer burun içerisindeki koku sinirleri bölgesi.

Kendi kendime soru sorabilecek kıvama geldikten sonra bir bardak neskafe içip yorganın altına gömüldüm. Ayna yatağın hemen karşısındaydı ve aynada görünenden ibaret değildi hiçbir şey…
İnsanın beynine girmek istedim yine, neler olup bittiğini anlamak için… Küçük beyin haritalarımızda yaşamlarımızın tuhaf sinir ucu kıvılcımları haline geldiği yerde neler olduğunu merak ettim. İnsan, kendi dışında etki olarak algıladığı nesnelere tepki veren karmaşık bir nesneydi en basit haliyle. Mesela gözler en fazla algılama gücüne sahip olacak şekilde hızla evrimleşmişti. İlk zamanlar yaptıkları tek şey basit bir radarın sistemindeki gibiydi belki. Bir savaş içindeydi beden öyleyse. Bir savaşta önemlidir radar sisteminin evrimi. Sonrasında teknoloji gelişir ve uzakları gözleriyle görür olur devletler kendi aralarında. İnsanda da böyleydi algının gelişimi. İnsandaki düşünce, evrendeki ruhtan başka bir şey değildi öyleyse. En azından işleyiş sistemi bakımından kıyaslanabilecek bir örnekti bu. İnsan düşünüyorsa evren daha büyük düşünüyordu. Ama bence burada yanıldık her zaman. Bir şeyi yaratan, işleyişe göre yaratılan şeyden daha işlevsiz olur. Biz tersini öğrendik ve gelişim durdu. Evrenin evriminde hiçbir doğal gelişim kendini bir önceki onu yaratan doğaya teslim etmiyordu. Nankör, bencil ve çalışkandı doğa… Aile ve ahlak kavramı doğada insandakinden farklı gelişiyordu. İnsan burada bir yerde durmuş bekliyordu öyleyse.