Tipi başladı,
Katur kutur etti yürürken
Karlar,
O ses içimden geliyor sandım..
Öğütebilseydim keşke içimdekileri
Bir vidanjör çekseydi aklımı
Gel derken içim
Git dedi dilim
Yağmur yağdı
Telefon çaldı
Dengem bozuldu
Makyajım da...
Güneş açtı,
İçim yandı
UV korumalı kremler
İçime fayda etmedi...
Ağır-ağır yaşanan küflenmiş yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Rodaj makinesine girmemiş keskin kenarlı aynaların seni yansıtması nasıl bir bekleyiştir bilir misin? Hayra yormalı mı bu bezgin utançları? Yoksa gölgeleri mi takip etmeli acımasızca? Avuçlarımdan akıp giden zemheri kalabalığa mı karışmalı? Kara kaplı tükenmişliklerin sayfasını açmamalı, onlara sararmış bir öfkeyle boyun eğmemeli! Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Hep derim kendime; “azar-azar akar içime bedbaht ama gururlu değişimler.” Yok oluşların, değişimlerin bir türlü “hasretini gideremediği sevgilim” olduğunu bilir misin? İşte bu süregelen aşk ve yok oluştur beni sararmış yıpranmış hayattan koparan. Derin sığlıkta boğulur mu aşk? Hazır aşk demişken! Tükenmişliklerin de bilindik olduğunu ama aşkın da, bir bildiğin olduğunun farkında mısın? Faili meçhullerin bezgin tapınağıdır yok oluşlar… Kırgın ve sürgün ruhumun acınası bir kalp atışıdır yok oluşlar… Boğazıma kadar dayanmış sefilliğin kaoslarıdır! İnadına hep, fellik-fellik ararsın suskunluğunun sana verdiği bakir haykırışları. Susarsın hep, her elini uzattığında utangaç kuyulara. Ses çıkarmamalı hafızası yitmiş kızıl duyguların verdiği bin bir renkte siyahlara… Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Saati geçmiştir kırpılmış vaatlerin. Ütopik zamanların her vuruşunda zihnimden yansır yok oluşlar… Değişmeyen tik tak seslerdir; seni sen, beni sensiz yapandır esasında. Kifayetsizdi tütün kokan bütün yalnızlıklar; buruşuk yüzlü kederlere aldanırken... Sen, beni peşkeş çektiğin sevgilinden 14 Şubat hediyesi beklerken. Ben klavye tuşlarınla oynaşırken… Biz yokken!
farklı bir mevsimdeyim kitaplarda
yazmayan derslerde anlatılmayan
Bu gece dışarıda esen rüzgardan
çok sensizlikten korktum
dışarıdaki fırtınanın sesi
daha fazla ürpertemezdi içimi
yalnızlığımın sessizliğinden
Sevdim…
Ben sizi çok sevdim.
Umutsuzlukta da sevdim, umutlarımda da
her güneş batışında
ve ay pencereme doğarken de sevdim.
Üzüldüğümde oldu severken, kırıldığımda;
ay ışığının gözyaşıma vurduğu da.
Yalnızlıktan bıkarken sevdim, tedbirsizce
yıldızların bulutların aşkına sevdim;
acımaksızın kendime.
Fırtınamda da sevdim sizi, felaketimde de,
boğazımdan bir lokma geçmediğinde de…
Kaderimden de sevdim sizi, yüreğimden de
beynimle, gözümle, kulağımla
kim bilir belki de ahmaklığımla sevdim…
Bir sahil kasabasında ıssızlıkla mücadele ederken de
bir sarp geçitten yalın ayak yürürken de sevdim sizi.
Yalın bir sevda masalını
bir kaç güzel sözle donatırken de
bir samyelinin, odamın perdelerini keman melodisiyle süslediğinde de
bir kardan adam misali erirken de sevdim.
Hunharsızca sevdim sizi.
Titrek mum ışığının gölgesinde
Hayalinizle konuşurken de
Derin derin dalıp; gizli gizli ağlarken de.
Bırakalım sizli bizli resmiyetlerin sığlığını da
ben birazda SENİ seveyim…
Aşk önce büyüktü… Küçüldü sonra! Msn infolarında kişisel iletiler sığlığına düştü. Bir baktım, içinde türlü hileler barındıran minik bir sevgi oyunu… Bir baktım, gül bahçesinin yanı başına ekilen yalan tohumu… Kimi zaman; “bana, git artık seni istemiyorum” dediğin anlarda arkama bakmadan gideceğim kadar yüreksiz değildir aşk, dedim… Kimi zamanda seni, haklısın apoletlerinle süsledim… Liseli çağlarında benliğini arayan bir gencin, ex aşklarında aradığı çıkarcı duygular değildi aşk… Bir mum ışığının, arkası gelmez karanlığa aydınlık olamaması kadar dirençsiz de değildi aşk… Bir değil, binlerce yıl geçse tarife değer basit cümlelerle geçiştirilip askıya alınacak kadar basitte değil bilesin! Benim sana olan aşkım; Mecnun’ların, Kerem’lerin, Ferhat’ların yürek yangınlarından başka bir aşkla kıyaslanacak kadar küçük değildi bilesin! Ben sana deli gibi aşıktım, bilesin.
Yine akşam oldu... Sensizliğin kaçıncı alkışları ve perdesi, sayamadım! Trajik bir film senaryosunda; acıları çeken karakter olarak yaşamaktan sıkıldım artık. Seni düşünmenin boyutları dayanılmazlık sınırlarına ulaştıkça biraz daha eksildim kendimden... Aylardır tek sırdaşım yazdıklarım oldu ve de yalnızlığımdan yakınmalarım. Tek celsede bırakıp gitmelerinin hüznünü kaç zaman yaşayacağıma aldırış etmedin. Ben senin gözünde bir çınar ağacı bile mi değildim, ey yar? Hunharca baltaladın ta gövdemden! Yıkılmama ramak kaldığında yardım eli arayıp durdum. Aşka ve aşkına sövdükçe durdum. Gittiğin o vakitten beri, beni her geçen gün biraz daha azaltan; azalttıkça, anılarımı yağmalayıp çıkmaz sokaklarda bir başıma bırakan bu boşluğu doldurmak nice yıllarımı almaz mı? Görmezden gelip, geçiştirdin duygularımı... Hayat boyu sürdürdüğüm, "gerçek aşk" arayışlarımı başka baharlara bıraktın... Çıkış yolu olmayan labirentler koydun önüme, aylardır içinde çırpındığım... Haklı isyanlarıma titrek bir mum ışığı oldun; ay ışığımı çalarken... Ismarladığım tüm mutluluk düetlerine bent oldun... Ben olmadın, sen olmadın, biz olmadın... Ne Gizem'miş be! Nasıl bir iksirmiş de kapılıp gitmişim büyüsüne...
Yarın hiç gelmiyor. Her merhaba diye karşıladığım gün aslında dün yaşayıp bitirdiğim gün. Yarın hiç olmuyor. Aynı şeyleri yaşıyorum her gün, yarın hiç olmuyor. Çünkü yarın ben seninle olacağımı düşünüyorum ve hiçbir yeni doğan güne gözlerin renk katmıyor. Demek ki tanrım… Demek ki yarın hiç olmuyor…
Taze aşklar aradım, taze aşklar yaşadım. Bir çok umutsuz fırtınama liman aradım. Yeni yarınlar yaratmak istedim; belki de bu günü sonlandıra bilecek yeni sesler aradım içimde yankılanacak, ama hepsi içimdeki doldurulmaz boşlukta yok olup gitti. Ama gün bitti, gece bitmiyor. Ve inan sevgili yarın hiç olmuyor.
Tüyleri diken diken gecenin;
yakamoz parıltısı vurmuş, martı kanatlarına…
Sobalardan arta kalan duman kokusu var
ve de rüzgar uğultusu…
Uzaktan bir tren çığlığı geliyor
ve yıldızlar yalın ayak yürüyor…
Ay bile ahkam keser haksızlıklara;
“gecelerin şahidi olmaz”, aldanışlarına…
Derken, son perdelerde kapanıyor
ve bir şakıcı geliyor.
“İstanbul’un ağladığını” söylüyor nakaratlarında…
Bir gece daha geçti,
yanlış zaman insanlarına aldanarak;
“çoklu çıkmaz”, sokağında…
Hani hayat akıp gider ya bazen ellerinin arasından! Hani sevdiğin der ya; “buraya kadarmış” nidasıyla… Tüm detaylarına kadar dürüst olmanın kefaleti olur, “ithamların”; gıyabında donatılmışları! İnsan sevmek, nice bedellerle ödetilir bizlere… Her, “durmak yok, yola devam” serzenişlerimizde hayat yine akıp gider ellerimizin arasından. Önce ellerimizin arasına; sonra da akıp giden hayata bakarız. “Bende bir yanlış yok diye defalarca haykırırız”. Sanki bize bunları yapanlar bilmez mi, biz hatasızız? Bilmez mi “nankörler”; hatasız oynamışız. Hadisenin teması da bu aslında! Gariban üzmek ödüldür onlara… Yaptıklarının bir bumerang tadında geri döneceğini bilmeyen vefasızlara… Hani seversin ya yaptıkları olsa bile istihza… Hani göğüs gerersin ya, yaptığı tüm negatif davranışlara… Hani ağlarsın ya; sokakları birleştiren köşe başlarında… Hani dersin ya; Rabbim, onu bana bağışla… Hani sürekli, üç nokta getirirsin kustuğun cümlelerin sonuna… Hani her defasında beddua etmek gelir ya aklına!Bu bize yakışmaz deyip kısık bir tebessüm sonrasında; “Allah onu da mutlu etsin” bundan sonra ki hayatında…