
Yiğitlerim…
Uyanın! Şafak söktü.
Şimdi varlığımızın bedelini ödeme vakti.
Sisli bir sabahtı. Tüm rüyaları geride bırakıp yola düştüğüm zaman. Uyanmıştı gözlerim. Ama aklım düşlerimdeydi. Herkes gibi…
Atlılar geçiyor önümden. Yüzleri kirli çocuklar izliyor bizi. Elleri koynunda analar. Zafer, zafer, zafer… diyor yürekler. Topal bir ite takılıyor gözlerim. Yumruğumu sıkıyorum ve göğe kaldırıyorum düşünmeden ama inanarak kapılacağım mutluluğa.

Kus hadi…
Kurtul!
Daha fazla bekleme buralarda. Yıkımını seyretmeye geliyor kargalar. Üstelik çirkin örümcekler her yerde.
Kus hadi…
Kurtul!
(…)
Derin bir girdapta buhranlar içinde boğuşan beynimi mi kusayım? Alsınlar götürsünler beni. Yorgunum, uçamam ben.
Bir de hiçbir gizemi yok yaşamın. Garip şey, böyle laflar etmezdim ben.
(…)
Alnına sinekler konarken mi değiştireceksin dünyayı? Düş kurmayı bile beceremiyorken. Eğer şimdi kusmazsan, bir daha beni duymayacaksın. Her gece sancılarının koynunda yatacaksın kanlı gözlerinle. Kendi ellerinle boğazlayacaksın benliğini.

Eğer varsam o zaman neyim? Neyim ben? Rüya ile gerçeğin farkındalığı yok bende biliyor musun? İğrenç bir durum. Var olduğumu biliyorum ama ne olduğumu tanımlayamıyorum. Ellerimi kafamda gezdiriyorum. Saçlarımın arasında parmaklarım geziniyor. Yatağımda bir sürü diken var sanki. Çocukluğumdaki bir yere gidiyorum. Çamurdan çömlekler yaptığım yere. Sonra güneşin altında kuruturdum onları. Karıncaları seyrederdim durmadan. Hayali arkadaşlarım, tanklarım, uçaklarım vardı. Çatışmalarda öldürülürdüm defalarca.
Fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastığımda bir an için o manzarayı olduğu gibi kaydettiğimi aklımdan geçirmiştim. Ama rüzgâr çıkmayacaktı fotoğrafta, o yumuşak ve okşayıcı meltemin verdiği hisler, toprağın kokusu ve içimi ürperten uğultu… Hiç biri olmayacaktı fotoğraf basıldığında. Sadece gökyüzünün tam tutmamış mavisi, kaçışan kuşların belli belirsiz donakalmış halleri, yemyeşil yaprakların kadraja sığdığı kadarıyla görünen kısmı ve koskoca ceviz ağacının devasa gövdesinin küçülmüş hali. “Bunlar benim için yetersiz” diye düşündüm parkta. Yaşadığım bu güzel gerçekliğin sadece bir kısmını kaydedebiliyordum makineme. Oysa bir kameram olsaydı, en azından yaprakların hareketlerini ve sesini de alabilirdim kadrajımın içine. “Yetersiz” diye düşündüm kamera için bile. İnsana yaşadığını doyasıya hissettiren toprak kokusu, bir çocuk gibi hissedilen heyecan, içeriden gelmesi sağlanan enerji, gördüğüm ve kendimi içinde hissettiğim tüm bu boyutlar… Bir makine var mıydı aklımın dışında, bütün bunları kaydedebileceğim? Ya aklım? Bütün bunları kaydetmeye yeterli miydi? Fotoğraf makinesini sırt çantama koyup kuş seslerini, ağaç gövdesindeki kahverenginin tonlarını ve hafif rüzgârın arasından bana değen ışığın tenimde verdiği hissi aklımda saklamaya çalıştım. Çimenler arasında bitmiş ballıbabaların mor yapraklarından kopartıp birini ağzıma attım. Tadını düşünmeye çalıştım. Düşünülecek bir şey değil, hissedilecek bir şeydi sanki. Akılda kalması için tazelenmesi gereken bir şey gibi. Peynirin tadını hatırlamaya çalıştım sonrada, onu hatırlayabiliyordum. Yaşam kaç farklı gerçeklikten oluşuyordu da bir insan bunların hepsini birden kopyalayamıyordu? Aya çıkan, uzayı gezen teknoloji, şimdilik bir şeyin tadını, kokusunu ve verdiği hissi değil ama görüntü ve ses ile ilgili gerçeklikleri yeniden yaşamamızı sağlayabiliyordu. Görüntü ve ses tekrar tekrar yaşanabilirken koku, tat ve hissetme bir kereye mahsustu. Bunları düşünürken çimenlerin üzerinde uzanıp bir sigara yaktım. Kibrit çöpünün üzerindeki ateşin sönüşünü izledim. Ateşin bir tadı olamazdı, olsa da insan bunu algılayamazdı, kendine ait bir kokusu da yoktu. Yaktığı şeyin yanarkenki kokusunu üstleniyordu ateş sadece. Ya sesi? Sesi olmak zorundaydı ateşin aynı şekilde yanan şeyin sesiydi o. Ses başlı başına kulak zarımıza çarpan görünmez dalgalardı ne de olsa. Ve duman, çöp ilk yandığında ve söndüğünde ortaya çıkan şey… Ateşin ondan ayrılamaz parçası gibiydi. Verdiği hisse gelince, dünyanın çekilen en büyük acılarını barındırabilirdi ateş verdiği hisle. Sigaramı içime çektim bir zamanlar canlı sayılabilen bitkiler, o öldürülmüş tütün hiçbir acı çekmiyordu yanarken. Bir parçası olan duman ciğerlerimde alışkın olduğum iç hissini vermişti bana. Algılarımın gerçeğin içinde olmamızı hissettiren şeyler olduğunu iyiden iyiye fark etmiştim yeniden. Çimenlerin üzerinde uzanmış bir kolumla çantama yaslanmış ve gündüz düşü kurmaya başlamıştım Ankara’da. Bir elimin parmakları çimenlerin arasında dolaşırken “insan aklının gerçekliği bir bakıma da olsa kopyalayabilen tek şey olduğunu fark ettim. Tanrı’nın buna izin vereceğini sanmıyordum. Bizim dışımızda bir tanrı olamazdı. Her şeyi yaratan bir güç, o yaratım anını bir başkasının eline veremezdi. Her şey düşüncelerden ibaretti. Düşünceyi yaratan insanın kendisiydi. İnsandaki o merak duygusu evrimleşmiş ve şimdi hatırlayabilen düşünceler olarak günümüze kadar gelmişti. İnsan beyni bir olayı, bir sesi, bir kokuyu veya bir hissi hatırlarken ve yaşarken aynı beyni kullanıyordu. Aynı beynin aynı sinir uçlarındaki aynı elektriksel sinyalleri… Yaşam elektriksel sinyallerden ibaretti. Birden ayağa kalktım ve sigaramdan bir duman daha çektim. Eski sevgilimin parfüm kokusunu hatırladım ve özledim onu. Çimenlerin arasında karıncalar dolaşıyorlardı neye zarar verdiklerinden habersiz virüsler gibi. Sadece yaşamaya devam edebilmek için bir arada çalışıyorlardı. Yaşadıklarımızı saklamanın bir yolu vardı. Çocukluğumu hatırlayabiliyordum, sadece bazı sahneleri. Bundan sonra yaşayacağım şeylerin işime yarayacaklarını aklımda tutmaya karar vererek yürümeye başladım. Yürümek güzeldi ve ileride işime yarayabilirdi.

Mezar taşında sadece bu 2 cümle yazıyor. 59 yıllık bir misafirimizdi. Tanıma fırsatı bulamadı birçoğumuz. tanıyanlar çok sevdi. ama bi hayranlık değildi bu. saf sevgiydi. özlemdi. yenilikti. mutluluktu. sevenlerin bazıları yanlış anladı oshoyu. din kurdular adına. tarikatlar açıp kurallar belirlediler. aslında en büyük öğretisi hiçbir kurala bağlı kalmamaktı. hayatı hepimizden çok farklı yaşadı. emin olduklarımızı yıktı. sayesinde farkında olmadan yaşayabileceğimiz tüm tatlı mahkumiyetlerimizi elimizden aldı. kimileri ona mistik provakatör diyordu.kimileri basitçe felsefeci.. üniversitede profesörlük de yaptı sokaklarda serseri hayatı da yaşadı. ve hepsini sadece kendi istediği için yaptı. kimse onu bişey yapması için zorlayamazdı. bu yüzden yaptığı her şeyde haklıydı. kimse onunla tartışmaya girmek istemezdi. kaybedeceklerinden eminlerdi. cesurdu. çocukken bile cesurdu. babası uzun saçı için ona kızdığında gözünü kırpmadan saçlarını kazıttı ki hindistanda bir çocuğun saçını kazıtması babasını kaybettiği anlamına gelirdi. sürekli ağaçlara tırmanıp düşerdi. annesi yırtıklarını yamalamak stediğinde reddetti. bu fakir bir görüntü oluşturacaktı ama eğer yırtıklarla giymeye devam ederse herkes onun ağaçtan yeni düştüğünü zannedecekti. doğru olduğundan emin olduğu konularda tüm şehri, tüm ülkeyi karşısına alabilecek kadar yürekliydi. üniversiteye cüppeyle gelmeye başladığı gün rektör onu odasına çağırdı ve eski kıyafetlerine geri dönmesini istedi. ama o karşı çıkılırsa cüppesini de çıkararak okula geleceğini söyledi. hindistanda , yaşadığı dönemde kız çocuklarla erkek çocukların aynı sırada oturması pek görünen bişey değildi. ama o .. bu sefer hikayeyi onun ağzından dinleyelim :
Antik dönemin büyük iki filozofunun, Platon ve Aristoteles’in neredeyse her konuda söyleyecekleri vardı. İkisi de etiğe, politikaya, fen bilimlerine, matematiğe, geometriye ve daha birçok konuya ilgi duydu. Bazen birbirlerinin fikirlerini kabul ettiler, fakat genellikle zıt düşüncelere sahip oldular. Edebiyattaki görüşlerine gelince, ikisi de edebiyatı gerçek hayatın taklidi olarak görüyorlardı (mimesis); fakat bu taklidin tanımı, kullanışlılığı ve insanlar üzerindeki etkisi hakkında tamamen farklı düşünüyorlardı.


Emin olun herkes içinde bir parça ' en iyi anne, en iyi baba' iddiasını barındırır. Öyle ki kendinin dünyaya gelmesine bile sebep olan anne babasını beğenmez hale gelir, ' aa! o öyle olmaz annecim/babacım, çocuğa şunu giydirmek gerekir bu havada' ya kadar gider iş...
Tamam, bu kadar iyi ebeveyn olma iddiasını reddetmem, hatta o çok meşakkatli yolda muazzam bir motivasyon aracı olarak bile gördüğüm ollur bu tip idealist yaklaşımları, hani yapmadım desem de yalandır bir taraftan...
İnsanın kendisine yazı yazması kadar saçma bir şey var mı şu dünyada? Aslına bakarsanız insan kendinden başka hiç kimseye yazı yazmaz… Tüm olup bitenler bir film sahnesi gibi etrafında dönerken, abuk sabuk rüyalarıyla bir tutar insan o dışındaki gerçekleri. Hep bir iletişim isteği içindedir zavallı insan beyni, yazılar göndereceği diğer ‘kendi’lerini arar mini minnacık gözleri…
İnsanın kendisine soru sorması kadar saçma bir şey var mı şu dünyada? İşin gerçeği insan kendinden başka kimseye soru sormaz… Tüm kendisi dışında en önemli sorular, zerre kadar ilgilendirmez onu, cevaplar da… Hep kendisinin ürettiği sorular döner etrafında, cevap beklediği yerler hep uzaklardadır ona...
Bulutların arasında, martılarla koyun koyuna, sevişerek ve uçarak yaşarken, yumuşak kalplerimizi ve solgun yüzlerimizi neşenin göbeğine çevirmişken, çocuk değil miydi her şey bizimle birlikte? Şimdi ayakkabılarımızı bağlarken işe gitmeden hemen önce, aklımıza gelmiyor nedense hiçbir eski güzel saniye…
“Bana geri dön!” diye yalvarırken, şarjı bitmek üzere olan cep telefonundan en çok sevilmiş olan sevgiliye veya bağıra bağıra ağlarken kimsenin duymayacağı güvenli yatak odasındaki son iki taksiti ödenmemiş yatağın üzerinde… Çöreklenmiş, kollarımızın arasına gömülmüşken. Aklımıza gelmesi imkânsız mı, bunca kavramın ve çorba olmuş binlerce kelimenin anlamsız dünyasının içinde? Ağlarken veya gülerken geçmişe, geçmiş nerede?
Gökyüzünün mavisinde veya çimenlerin yeşilinde, karıncaya takılmış dikkatimiz veya pembecik ellerimizle ararken geleceği, duyduğumuz umut ve kıvanç nerede? Cevapsız aşklarımızın ve sessiz sevişmelerimizin hesabını ödeyecek mor kanatlı melek garsonlarımız nerede?