Bugün hazırlıklarımızı tamamlıyoruz, Galapagos adalarına gelmiş geçmiş en kapsamlı geziyi düzenliyoruz. Ekibimiz tam 20 kişi 3 dalında uzman bilim adamı,2 sağlık uzmanı,kaptan,gemi tayfası ve 10 asistan var. Asistanların neredeyse yarısından fazlası Fransız ben tek Türk'üm aralarında. İngilizce konuşuyoruz başka dil kimse konuşmuyor,kaptan Fin asıllı olmasına rağmen şakır şakır İngilizce konuşmakta. Buna gerçekten şaşırdım günlük.
Genelde onları denizci sinbad öykülerinden,karayip korsanlarından anımsardım. Kaptan denilince aklıma mutlaka sakalı olan ve kafasından şapkayı eksik etmeyen tütün sarıp içen, balık yağına bayılan adamlar düşünürdüm. Yanılmışım günlük bizim kaptan vejeteryan ne balık yiyor ne de yağını içiyor. Güvertede elinde bir salatalıkla görebilirsin onu günün her saati.
Bir o kadar da sağlıklı ayrıca,ben tabir yerindeyse öküz gibi yememe rağmen onun kadar sağlıklı değilim 2 dakika bir kumanya kasasını tuttum kollarım 2 gün ağrıdı.
"Ey gülcemal gülcemal
Dört tane direğin var
Aldın gittin yarimi
Ne hain yüreğin var"
- Halk türküsü -

Kazım Karabekir’in Gülcemal’le Anadolu’ya geçişinin hikayesini kendi hatıratından okuyalım (İstiklal Harbimiz-I) :
“12 Nisan 1335 Gülcemal Vapuruyla akşama doğru İstanbul rıhtımından hareket ettik. Kızkulesiyle Selimiye arasında demirledik. İtilaf memurları kontrol edecekler! Herhangi bir tarafa gidecekler büyük müşkilatla, vesikalarını İngiliz, Fransız üniformalı yerli Rum ve Ermeni askerlerinin envai hakaretine uğrayarak ve rüşvet vererek yapmak kaç zamandır usul olmuş. Vapurlarda bu tasdikli vesikaları olmayanlar hakaretle, dayakla dışarı atılıyormuş! Böyle bir heyet bizim vapuru da aradı. Vesika yaptırmamış şarka giden iki zabit, kömürcü kıyafetine girerek ocak başında görülerek kurtuldular. 13 Nisan sabahı rüzgarlı ve bulutlu bir havada Boğaz’ı çıkarken bir saadet rüzgarı gibi kalbim coşuyordu. Büyükdere önünden geçerken o, 28 Teşrinisani 1334’te Büyükdere’ye çekilmek üzere bulunan İngiliz bayrağının rüzgardan çırpındığını gördüm. Bu sefer gurur duydum. Buna ve Boğaz’ın tarafeynindekilere, “Hepiniz, hepiniz inmeye mahkumsunuz” dedim. Çok seviniyordum. Sanki her düşüncem kuvvet ve her kuvvet muvaffakiyet olmuştu. “Cihan yıkılsa Türk yıkılmaz!” diyordum. Yaverime de programımı anlattım. Sevinçle artık Karadeniz’de yol alıyorduk. Zonguldak, Sinop...17 Nisan’da Samsun’a vardık.”
‘Bitik hayatlar tiyatrosu’ afişlerinde
Ağlayan gülümseyen mimikler
Yüzüm düşer yorgunluktan
Kırık ezgiler
Anlayışlarıma ters gelen festival soytarıları
Zorba düşlerin kahır kokan sonları
Yazım hataları var kurgusuz senaryolar
Gözyaşı buhar madem
Masal dağı duman tüterken
Ateş böceklerinde ışık saçma telaşı
Katran karası gece tutsaklığı
Feri gitmiş gözler gardiyan ararken
İşaret parmağını dikmişken sırça köşke
Bahçesinde yeşil görmemişken
Güller diken, papatyalar fal açmamışken
Pas tutmuş kapı kolu
Ziller hep canhıraş
Tuğla örümü kırmızı duvar
Şamdanda bir mum karanlığa
İçeri girmişliğin var sessizce
Kekremsi şarap tadında bitmişliğin
Başlamamışken daha
Güneşe el sallayamamışken
Başında ısınmaya çalıştığım bir soba
Su faturası bir sonraki maaşa
Naftalinsiz elbisem küf kokar
Cebi delik üstelik
Ütüsüz buruş buruş
Tüm duygularımda kaoslar
Hür düşüncemde pranga
Bir bildik vardı artık
Hem de çok tanıdık
Küpeşteden ibaret bir gemi…

tanımlayamıyorum yaklaşmakta olanı
uzaklaşmakta olanınsa farkındayım
farkındalığım yoğunlaştırıyor hayal kuraklıklarımı,
açık denizlere demir atmış bir gemi gibiyim
güvertem rüzgar harici miras almamış geçmişimden...
rotam yanlış olduğunda
yakalandığım girdaplarla öğrenmişim
sabitlemeyi kendimi
ya da
gideceğim yeri bilmeyi
akşam sefası kokusu geliyor
iyot kokusu ardından
bir avuç yıldız düşüyor aksimin üstüne
bir avuç külüm serpiliyor
geç de olsa yanmaya başlayan bileşenlerine,
durulmayacak gibi duran suların
"bitişim yeni bir liman bulamayışımdan."
diye düşünüyor kaptan
ve terk etmiyor beni.
beklemekteyken seni
boyluyoruz en dibini dünyanın
öyle içerlerde bir yer ki burası;
olmuş olduğun gibi.
yorgunum,
yaprak olamadığım için
kirişlerim çürüdüğü için dipte.
kaldırım taşlarının arasında
öylesine güçlü, çiçek açamadığım için.
kaptan gitmiş, diyor balıklar
inanmıyorum.
bir ışık yaklaşıyor
gözlerim kamaşıyor birden
sonra palet sesleri
sonra...

Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .

Puslu bir şehirdeyim.
Kendime yaklaştığım, kıyıdan uzaklaştığım bir denizdeyim.
Ben terk ettim tüm limanları,
dinmek bilmeyen bir sesleniş oldu yüreğimdeki “acılar”
onlar git dediler de, gittim.
Savurdum kendimi hasret çektiklerimden uzağa,
yeniden “bana” rastlamak için.
Ve işte yine bu şehirdeyim.
Kimselerin beni bıraktığı yerde kalmadım
Meçhule giden gemilere tanıklık ettim,
Hani yaşadığın bir insanı anlamak değil de,
anladığın bir insanı yaşamak gibi..
