

Babasının yaptığı eziyetler canına tak demişti,liseden mezun olunca hemen işe girdi tek isteği annesini zalimin elinden kurtarmaktı.Bu güne kadar çok girişleri olmuştu ancak hepsinde zalim babası saçlarından sürüyerek annesini eve tekrar getirmişti.
Kendi ailesi bile zalim babadan korkuyor hiçbir şey diyemiyordu.Ölmesi için dua ediyorlardı bu adamdan başka kurtuluş yolu yoktu.
İlk maaşını aldığında kaçacakları evi çoktan ayarlamıştı,annesini ve kardeşini alıp ortadan yok olacak ve bu zulüm bitecekti.Durumu annesine açtı,öyle korkuyordu ki “hepimizi bulur ve öldürür,yaşatmaz bizi” dese de kaçmayı da çok istiyordu.
Uzun ikna çalışmalarından sonra zaten dünden razı olan kadın “böyle her gün öleceğime,bizi bulduğunda öldürsün de bitsin bu işkence” dedi ve hazırlıklar başladı.
Zalim babadan gizli yeni evin temizliği yapıldı,temizlik sırasında müthiş bir sevinç yaşıyorlardı.Yeni bir hayatları,yeni beyaz sayfaları olacaktı.Bunun için her şeye değerdi.
O gün geldi,zalim baba işe gider gitmez yola döküldüler.Yeni evlerine gelmişlerdi,annesi dikiş makinesini da almıştı çalışıp kızlarına destek olacaktı.
Giderken komşulardan görenler olmuştu ama yıllardır çekilen sıkıntılara şahit olduklarında hiç biri arayıp zalim babaya evi terk ediyorlar diye haber vermedi.
Akşam oldu,kimsede uyku yok,her an “ya bizi bulursa” korkusu vardı,dualar edildi,uyumak için uğraştılar.Gece yarısını çoktan geçmişti ki “açın lan kapıyı bilmem neler hepinizi öldüreceğim,bunun hesabını vereceksiniz bana” zalimin sesi ile irkildiler.
Kapıyı açmaya gerek kalmadı,kırmıştı çoktan…
Anne 15 gün, PAUQYLN 1 hafta hastanede yattı…
Çok güzel bir yemektir,iki gün aç kaldıktan sonra bulduğun ekmeğin içini kabuğundan ayırırsın.Ayırdığın pamuk kısmını topalak yemeğindeki gibi küçük parçalar halinde yuvarlarsın sonra ekmeğin kabuğunun arasına özenle sanki kuşbaşı et diziyor gibi dizersin.Dizerken topalakların paralel olmaları da çok önemlidir.
Sonra ortaya bir mukavva kutuyu kapatır koyarsın çocuklarını etrafına toplarsın.Yemek hazır çocuklar hadi gelen dediğinde yemekte ne var diye sorar bildiği halde.Yemekte topalak var denilince oooooo yaşasın diye çağrışırız sonra oturur afiyetle karnımızı avuturuz.
11 yaşındayım,arkadaşlarla daha doğrusu ailem ile sokaklarda yaşıyoruz.Kara kış karalamış bizi üstümüzde başımızda bizi ısıtacak giyeceğimiz yok,soğukta karnın açsa eğer soğuk daha bir işler.Karnımızı doyurmamız lazım ama soğuktan buz tutmuş parmak uçlarım kımıldayamıyoruz.Mustafa’m öleceğiz koçlar kalkın ayağa sakın uyumayın öldürürüm hepinizi dedi o ailemizin abisiydi bizi çok severdi ailesi yılan hikayesi gibi anlatsam bitmez anası başkası ile evli şimdi o da Mustafa’mı istemiyor.
İyi ki istemiyor Mustafa’m olmasa ölmüştük belki de o korur gözetirdi,annelik yapardı bize anlayacağınız.Takılırdık Mustafa’ma anaaa biz acıktık diye.Bizi doyurmak için kendini çok tehlikelere attı ama bizi de doyurdu anamızdı o bizim anamız.Ana gibi kokmasa da bizi kucağına alıp okşamasa da anamızdı işte.
O gün yemek bulmak için dağıldık sonra tekrar aynı yerde buluşup ne bulabildiysek onunla karnımızı doyuracaktık ama hepimiz eli boş döndük o günde aç kalacaktık hava zıpkın gibi palto yok ayakkabılara ayakkabı denmez,yarık çarık.Ateş yakıp ısınalım dedik Mustafa’m en son geldi canı çok sıkılmış suratından belli.Bastı kalayı bu nasıl hayat,benim suçum ne sizin günahınız ne,üzüldük bu haline sıkıntısı o gün bizi doyuramadı ya ona isyan ediyor.Ateşin başına geçin ben geleceğim dedi gitti.
Gidiş o gidiş akşam oldu hala yok meraklandık başına bir iş mi geldi diye,açlık iyice midemizi guruldatıyor ama hepimizde aynı ses olunca rahatsız etmiyordu
Çok geç geldi ağzı burnu kan içinde yüzünden akan kanlar omuzu yırtık kazağından içeri akmış zor duruyordu ayakta ama eli dolu geldi.
Deli açız ama Mustafa’mın o halini görünce açlık falan uçtu gitti.Mustafa’m anam ne oldu sana dedim.Bastı kalayı sonra anlatmaya başladı.
Marketin deposuna hırsızlığa girmiş bizi doyurmak için güvenlik görevlisi yakalamış içeride diğer güvenlikçi de yetişmiş vermişler dayağın gözüne.Mustafa’m bizlerin aç olduğunu anlatana kadar yemiş dayağı,ağız burun çarşamba pazarı.
Kim yapardı bizim için bunu Mustafa’m anam kim yapardı söyle hadi?
Gece sayıkladı durdu bir şeyim yok iyiyim dedi ama korkmuş işte besbelli.
Dinlemeden dövmeseydin be güvenlikçi amca bak onun kaç çocuğu var yolunu gözleyen…

Artık küfrüm o şarkıya olmaktan çok kendimedir, ''kızım söylemesene şunu!''...
Ama New york Times' da yayınlanan habere göre ; bu olayın sebebi beyinle ilgili bir fenomen...
Haberin çarpıcı detayı burada (TÜRKÇE)...
Bu fotoğrafı anlatmak sanırım ne buraya ne de başka bir sayfaya yeter. O yüzden yorum yapmama gerek yok.
Ben diyeceğim ki bu fotoğrafa sebebiyet verenler utansın ama acaba bakıpta utanırlar mı? Acaba bakarlar mı?
Ve bu duruma gelmeyeceğimizi kim garanti ediyor?
Elimize su tabancalarını alalım..Star Wars olur mu bilemem ama Water Wars olur..

Kus hadi…
Kurtul!
Daha fazla bekleme buralarda. Yıkımını seyretmeye geliyor kargalar. Üstelik çirkin örümcekler her yerde.
Kus hadi…
Kurtul!
(…)
Derin bir girdapta buhranlar içinde boğuşan beynimi mi kusayım? Alsınlar götürsünler beni. Yorgunum, uçamam ben.
Bir de hiçbir gizemi yok yaşamın. Garip şey, böyle laflar etmezdim ben.
(…)
Alnına sinekler konarken mi değiştireceksin dünyayı? Düş kurmayı bile beceremiyorken. Eğer şimdi kusmazsan, bir daha beni duymayacaksın. Her gece sancılarının koynunda yatacaksın kanlı gözlerinle. Kendi ellerinle boğazlayacaksın benliğini.
Fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastığımda bir an için o manzarayı olduğu gibi kaydettiğimi aklımdan geçirmiştim. Ama rüzgâr çıkmayacaktı fotoğrafta, o yumuşak ve okşayıcı meltemin verdiği hisler, toprağın kokusu ve içimi ürperten uğultu… Hiç biri olmayacaktı fotoğraf basıldığında. Sadece gökyüzünün tam tutmamış mavisi, kaçışan kuşların belli belirsiz donakalmış halleri, yemyeşil yaprakların kadraja sığdığı kadarıyla görünen kısmı ve koskoca ceviz ağacının devasa gövdesinin küçülmüş hali. “Bunlar benim için yetersiz” diye düşündüm parkta. Yaşadığım bu güzel gerçekliğin sadece bir kısmını kaydedebiliyordum makineme. Oysa bir kameram olsaydı, en azından yaprakların hareketlerini ve sesini de alabilirdim kadrajımın içine. “Yetersiz” diye düşündüm kamera için bile. İnsana yaşadığını doyasıya hissettiren toprak kokusu, bir çocuk gibi hissedilen heyecan, içeriden gelmesi sağlanan enerji, gördüğüm ve kendimi içinde hissettiğim tüm bu boyutlar… Bir makine var mıydı aklımın dışında, bütün bunları kaydedebileceğim? Ya aklım? Bütün bunları kaydetmeye yeterli miydi? Fotoğraf makinesini sırt çantama koyup kuş seslerini, ağaç gövdesindeki kahverenginin tonlarını ve hafif rüzgârın arasından bana değen ışığın tenimde verdiği hissi aklımda saklamaya çalıştım. Çimenler arasında bitmiş ballıbabaların mor yapraklarından kopartıp birini ağzıma attım. Tadını düşünmeye çalıştım. Düşünülecek bir şey değil, hissedilecek bir şeydi sanki. Akılda kalması için tazelenmesi gereken bir şey gibi. Peynirin tadını hatırlamaya çalıştım sonrada, onu hatırlayabiliyordum. Yaşam kaç farklı gerçeklikten oluşuyordu da bir insan bunların hepsini birden kopyalayamıyordu? Aya çıkan, uzayı gezen teknoloji, şimdilik bir şeyin tadını, kokusunu ve verdiği hissi değil ama görüntü ve ses ile ilgili gerçeklikleri yeniden yaşamamızı sağlayabiliyordu. Görüntü ve ses tekrar tekrar yaşanabilirken koku, tat ve hissetme bir kereye mahsustu. Bunları düşünürken çimenlerin üzerinde uzanıp bir sigara yaktım. Kibrit çöpünün üzerindeki ateşin sönüşünü izledim. Ateşin bir tadı olamazdı, olsa da insan bunu algılayamazdı, kendine ait bir kokusu da yoktu. Yaktığı şeyin yanarkenki kokusunu üstleniyordu ateş sadece. Ya sesi? Sesi olmak zorundaydı ateşin aynı şekilde yanan şeyin sesiydi o. Ses başlı başına kulak zarımıza çarpan görünmez dalgalardı ne de olsa. Ve duman, çöp ilk yandığında ve söndüğünde ortaya çıkan şey… Ateşin ondan ayrılamaz parçası gibiydi. Verdiği hisse gelince, dünyanın çekilen en büyük acılarını barındırabilirdi ateş verdiği hisle. Sigaramı içime çektim bir zamanlar canlı sayılabilen bitkiler, o öldürülmüş tütün hiçbir acı çekmiyordu yanarken. Bir parçası olan duman ciğerlerimde alışkın olduğum iç hissini vermişti bana. Algılarımın gerçeğin içinde olmamızı hissettiren şeyler olduğunu iyiden iyiye fark etmiştim yeniden. Çimenlerin üzerinde uzanmış bir kolumla çantama yaslanmış ve gündüz düşü kurmaya başlamıştım Ankara’da. Bir elimin parmakları çimenlerin arasında dolaşırken “insan aklının gerçekliği bir bakıma da olsa kopyalayabilen tek şey olduğunu fark ettim. Tanrı’nın buna izin vereceğini sanmıyordum. Bizim dışımızda bir tanrı olamazdı. Her şeyi yaratan bir güç, o yaratım anını bir başkasının eline veremezdi. Her şey düşüncelerden ibaretti. Düşünceyi yaratan insanın kendisiydi. İnsandaki o merak duygusu evrimleşmiş ve şimdi hatırlayabilen düşünceler olarak günümüze kadar gelmişti. İnsan beyni bir olayı, bir sesi, bir kokuyu veya bir hissi hatırlarken ve yaşarken aynı beyni kullanıyordu. Aynı beynin aynı sinir uçlarındaki aynı elektriksel sinyalleri… Yaşam elektriksel sinyallerden ibaretti. Birden ayağa kalktım ve sigaramdan bir duman daha çektim. Eski sevgilimin parfüm kokusunu hatırladım ve özledim onu. Çimenlerin arasında karıncalar dolaşıyorlardı neye zarar verdiklerinden habersiz virüsler gibi. Sadece yaşamaya devam edebilmek için bir arada çalışıyorlardı. Yaşadıklarımızı saklamanın bir yolu vardı. Çocukluğumu hatırlayabiliyordum, sadece bazı sahneleri. Bundan sonra yaşayacağım şeylerin işime yarayacaklarını aklımda tutmaya karar vererek yürümeye başladım. Yürümek güzeldi ve ileride işime yarayabilirdi.
Hiç hareket etmiyor, oysa onun soluk alıp vermesini gözlerimle görmem gerekiyor. Minicik vücudu yorgun düşmüş, kafasına bağlı serum iğnesi canını acıtmıyordur umarım, artık ellerine ayaklarına serum bağlayamıyorlar, minicik damarlar buna izin vermiyor. Göğsünün üstündeki elektrolar kalbinin ritmini dinliyor, sürekli uyuyor bebeğim. Tanrım ondan ne istedin bu acıları neden ben çekmiyorum ona verdin?
Öyle saf öyle temiz ki, daha doğalı 3 gün oldu, doğru düzgün ememedi, hep uyudu sonra kasılmalarla uyandı, ne yapacağımı şaşırdım, hastaneye gittik gaz sancısı dediler, eve geldik yine uyuyor bebeğim, kimse besle demedi bana, bende dokunmadım bebekler uyuyarak büyürler değil mi? Ama o sabah nefessiz kaldı yavrum, minik bedeni kasıldı kaldı, ağzında ufacık bir sesle beraber tükürük çıktı, yüzü morardı bedeni ise bembeyaz çok korktum, koşarak gittik hastaneye, kapıda bize fiyat biçtiler, kırıldı umudum, bebeğim ölüyordu onlar ise daha tedavi yapmadan fatura çıkartıyorlar, neden bağıramıyorum neden isyan edemiyorum?.. Yeşil kartımız var bizim devlet hastanesine gittik, kocaman bir yer burası bir üniversite hastanesi, bebeğime iyi bakıyorlar ama geç kaldıysak, yaa beynin de hasar kaldıysa, diyorlar ki soğuk havale geçirmiş, açlıktan şeker komasına girmiş, neden ağlamadın bebeğim neden ağlamadın ağlamayana meme yok derler yaa sen ağlamadın ben seni beslemedim, benim suçum bu , ahh bebeğim beyninde ödem oldu diyorlar, ahh bebeğim bilsem zorlardım seni , hiç uyutmaz beslerdim seni..