
Aslinda bu yaziyi yazip yazmama da cok kararsizdim. Fakat arkadasim Cristian'in ilk astral yolculugunu yazinca, bunu yazmaya sizlerle paylasmaya karar verdim...
Mesnevi-i Serifi ilk okudugum zamanlarda, cok degisik hallere bürünüyor, ve sadece agliyordum. Neden? Nicinini bilmedigim bir duygu cemberi etrafimi sariyor, beni ha bire aglatiyordu. Her aglama sonucunda da büyük bir yük üstümden gidiyor rahatliyordum...
Bir gece yarisi kalkip boy abdesti aldim. Icime namaz kilma istegi geldi. Aslinda neden kalktigimi, ve neden boy abdesti aldigimi da bilmiyordum. Sanki bilmedigim bir güc beni yönlendiriyor, bunlari yapmami istiyordu. Gece o kadar sakin ve sessiz di ki" sanki tüm canlilar yok olmus tek ben vardim. Belki de bu benim icin böyleydi...

Ağır-ağır yaşanan küflenmiş yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Rodaj makinesine girmemiş keskin kenarlı aynaların seni yansıtması nasıl bir bekleyiştir bilir misin? Hayra yormalı mı bu bezgin utançları? Yoksa gölgeleri mi takip etmeli acımasızca? Avuçlarımdan akıp giden zemheri kalabalığa mı karışmalı? Kara kaplı tükenmişliklerin sayfasını açmamalı, onlara sararmış bir öfkeyle boyun eğmemeli! Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Hep derim kendime; “azar-azar akar içime bedbaht ama gururlu değişimler.” Yok oluşların, değişimlerin bir türlü “hasretini gideremediği sevgilim” olduğunu bilir misin? İşte bu süregelen aşk ve yok oluştur beni sararmış yıpranmış hayattan koparan. Derin sığlıkta boğulur mu aşk? Hazır aşk demişken! Tükenmişliklerin de bilindik olduğunu ama aşkın da, bir bildiğin olduğunun farkında mısın? Faili meçhullerin bezgin tapınağıdır yok oluşlar… Kırgın ve sürgün ruhumun acınası bir kalp atışıdır yok oluşlar… Boğazıma kadar dayanmış sefilliğin kaoslarıdır! İnadına hep, fellik-fellik ararsın suskunluğunun sana verdiği bakir haykırışları. Susarsın hep, her elini uzattığında utangaç kuyulara. Ses çıkarmamalı hafızası yitmiş kızıl duyguların verdiği bin bir renkte siyahlara… Yok oluşların zamanı gelmiştir artık… Saati geçmiştir kırpılmış vaatlerin. Ütopik zamanların her vuruşunda zihnimden yansır yok oluşlar… Değişmeyen tik tak seslerdir; seni sen, beni sensiz yapandır esasında. Kifayetsizdi tütün kokan bütün yalnızlıklar; buruşuk yüzlü kederlere aldanırken... Sen, beni peşkeş çektiğin sevgilinden 14 Şubat hediyesi beklerken. Ben klavye tuşlarınla oynaşırken… Biz yokken!
Bir şiir(cik) var şimdi...
Belki de az(cık)!
Yazdığım, bir kısmını paylaştığım.
Geceydi vakit, edepsizdi…
Nubuk düşlerim vardı!
Parlatmaya sünger bulamadığım…
Moralim, salaş bir can sıkkınlığına esir olmuş.
Kelebekler bile özgür kılmış kendini;
Kozaların gözyaşlarında…
Burukluk hep var!
Kalbimin en derin köşelerinde...
Derman; onda, bunda, şunda...
Bende yok!
Ya, yarın onu görürsem tedirginliklerim var;
Ya, onu gördüğümde dilim tutulur bir şey diyemem acabalarım var...
Var oğlu var.
Hal bu ki hiçbir şey yok...
O yoksa!
Tamamen içten bunlar...
Güdülerin kendini bulduğu anlara hediye olsun...
Atabilmek için sürekli direnen kalplere; armağan olsun...
Sana, bana, ona, buna, şuna olsun...
Yeter ki olmasın aşksız bir hayat...
Direnç olsun düşlerime,
Bir film olsun sonra…
“Mutluluk valsi” filmin adı...
Bir dam, bir gam, birde kavalye...
Ağlayan bir senarist;
Yüreksiz bir yönetmen.
Bir film olsun kimsesiz...
Geriye kalan bir klavye vardı birde kavalye…
‘Dam’ hala aynı,
‘Dam’lar hala aynı…
Gözyaşı aynı
Hem dam, hem damlar;
Kavalyesiz…
Ve film bitti!
Sabah oldu yine, şakayla sevişircesine...
Kocaman bir Cumartesi günüydü göz kırptığımız...
Mesaimiz vardı geceden kalan...
Ve mesaisi sabaha çarpan insan/insanlar.
Hayırlı işler bu vaktin emekçilerine...
Tatile hemen girin ümidiyle...
”Hisseli (aşk) çalışanları”…
Yıprattı beni, aşk… Yüzümdeki hüzün, bir senfoniye dönüştü sonunda. Dudaklarından dökülen büyülü tınılara kapılıp gitmişken ona; tabir-i caizse aldatılma duygusunu yaşattı bana. Hak etmediğim bu olay bunalttı beni. Kırıcı olup nice zaman sonra yanlışını anlamasına karşın özür dilemeyi bile düşünmeyen insanlara dost dediğim anlarla çakıştı… İçime tortu gibi çöken haksızlıkların etkisini yok etmek amacıyla değil, benliklerinin doyurulması adına üstüme gelen insanları kırmamak için sustum, sessiz kaldım… Aşk dediğim insan bile beni anlamaktan uzaktı… “O” bana soluk kadar yakınken şimdi ona ulaşamıyorsam… “O” beni anlamamak için direnişini sürdürüyorsa… Beni en derinden vurup kalbimde kocaman bir yara bırakıyorsa… Ben daha ne yapayım ab-ı hayat? Feri gitmiş gözlerle onun yolunu beklememin dramını ve bunda ki yüreğime özgü değerleri kimseler anlayamadı. İhanetsiz, karşılıksız sevmenin nasıl bir direniş olduğunu anlatamadım aşka.
Sevdim…
Ben sizi çok sevdim.
Umutsuzlukta da sevdim, umutlarımda da
her güneş batışında
ve ay pencereme doğarken de sevdim.
Üzüldüğümde oldu severken, kırıldığımda;
ay ışığının gözyaşıma vurduğu da.
Yalnızlıktan bıkarken sevdim, tedbirsizce
yıldızların bulutların aşkına sevdim;
acımaksızın kendime.
Fırtınamda da sevdim sizi, felaketimde de,
boğazımdan bir lokma geçmediğinde de…
Kaderimden de sevdim sizi, yüreğimden de
beynimle, gözümle, kulağımla
kim bilir belki de ahmaklığımla sevdim…
Bir sahil kasabasında ıssızlıkla mücadele ederken de
bir sarp geçitten yalın ayak yürürken de sevdim sizi.
Yalın bir sevda masalını
bir kaç güzel sözle donatırken de
bir samyelinin, odamın perdelerini keman melodisiyle süslediğinde de
bir kardan adam misali erirken de sevdim.
Hunharsızca sevdim sizi.
Titrek mum ışığının gölgesinde
Hayalinizle konuşurken de
Derin derin dalıp; gizli gizli ağlarken de.
Bırakalım sizli bizli resmiyetlerin sığlığını da
ben birazda SENİ seveyim…
Aşk önce büyüktü… Küçüldü sonra! Msn infolarında kişisel iletiler sığlığına düştü. Bir baktım, içinde türlü hileler barındıran minik bir sevgi oyunu… Bir baktım, gül bahçesinin yanı başına ekilen yalan tohumu… Kimi zaman; “bana, git artık seni istemiyorum” dediğin anlarda arkama bakmadan gideceğim kadar yüreksiz değildir aşk, dedim… Kimi zamanda seni, haklısın apoletlerinle süsledim… Liseli çağlarında benliğini arayan bir gencin, ex aşklarında aradığı çıkarcı duygular değildi aşk… Bir mum ışığının, arkası gelmez karanlığa aydınlık olamaması kadar dirençsiz de değildi aşk… Bir değil, binlerce yıl geçse tarife değer basit cümlelerle geçiştirilip askıya alınacak kadar basitte değil bilesin! Benim sana olan aşkım; Mecnun’ların, Kerem’lerin, Ferhat’ların yürek yangınlarından başka bir aşkla kıyaslanacak kadar küçük değildi bilesin! Ben sana deli gibi aşıktım, bilesin.

Yine akşam oldu... Sensizliğin kaçıncı alkışları ve perdesi, sayamadım! Trajik bir film senaryosunda; acıları çeken karakter olarak yaşamaktan sıkıldım artık. Seni düşünmenin boyutları dayanılmazlık sınırlarına ulaştıkça biraz daha eksildim kendimden... Aylardır tek sırdaşım yazdıklarım oldu ve de yalnızlığımdan yakınmalarım. Tek celsede bırakıp gitmelerinin hüznünü kaç zaman yaşayacağıma aldırış etmedin. Ben senin gözünde bir çınar ağacı bile mi değildim, ey yar? Hunharca baltaladın ta gövdemden! Yıkılmama ramak kaldığında yardım eli arayıp durdum. Aşka ve aşkına sövdükçe durdum. Gittiğin o vakitten beri, beni her geçen gün biraz daha azaltan; azalttıkça, anılarımı yağmalayıp çıkmaz sokaklarda bir başıma bırakan bu boşluğu doldurmak nice yıllarımı almaz mı? Görmezden gelip, geçiştirdin duygularımı... Hayat boyu sürdürdüğüm, "gerçek aşk" arayışlarımı başka baharlara bıraktın... Çıkış yolu olmayan labirentler koydun önüme, aylardır içinde çırpındığım... Haklı isyanlarıma titrek bir mum ışığı oldun; ay ışığımı çalarken... Ismarladığım tüm mutluluk düetlerine bent oldun... Ben olmadın, sen olmadın, biz olmadın... Ne Gizem'miş be! Nasıl bir iksirmiş de kapılıp gitmişim büyüsüne...
.... saat 17:00 olmuştu kafam halen boştu doldurmak için caddeye çıktım aramaya başladım kendimi hayatımı beni var eden her şeyi ama bulamadım. Birkaç arkadaş beraber buluştuk saat 18:30'da birlikte tarlabaşı'na gitmeye karar verdik. Saat 19:30 divan otelinin arkasında bulunan parkta oturup soğuk havanın tüm gereksizliğini içimize hapis etme kaygısı idi bizimki. Doldurduk beynimizi beyinsizlik üzerine tüm yargıları sildik hep beraber. Amcalarım yine korumaya başlamışlar şahzadeyi ama nafile, kendilerini kollamaktan aciz bir durumda bulunanları başkalarını korumaya hangi kudret yeter ve ihsan ederdi.
İstiklal caddesi'nde galatasaray lisesi'nin önünde durdum kalabalık insan yığınının akışısı seyrettim seyrüsefer içinde herkes ve onları yönelten hisleri
İleri geri derken kendimi buldum tekrar boşlukda, boşluğumda sen vardın seni buldum orada. Elinden tuttum çekmek istedim ikimizi de o boşluktan ama hiçbir şey gelemedi elimden.
Seni düşünüyorum tekrar tekrar bakıyorum fotoğraflarına galata kulesi'ne girdim baktım istanbul'a aşıktım bu şehre, gecesi ise daha başka güzeldi. Buram buram fotojenik kokular sunuyordu insanlara... Bizler zaten fotoğraf olmuştuk bile.
Evime geldim üşümeye başladım donuyordum, kendimi ısıtmak için her şeyi yaptım ama olmadı halen üşüyordum. İçime girdin taaa derinlerine ama yine de olmadı, üşüyordum. Kalktım ve saçmalamaya başladım tekrar sensizliğin içinde...
(03:08) beni yok edecektin ama hala ben buradayım.