
Eğer varsam o zaman neyim? Neyim ben? Rüya ile gerçeğin farkındalığı yok bende biliyor musun? İğrenç bir durum. Var olduğumu biliyorum ama ne olduğumu tanımlayamıyorum. Ellerimi kafamda gezdiriyorum. Saçlarımın arasında parmaklarım geziniyor. Yatağımda bir sürü diken var sanki. Çocukluğumdaki bir yere gidiyorum. Çamurdan çömlekler yaptığım yere. Sonra güneşin altında kuruturdum onları. Karıncaları seyrederdim durmadan. Hayali arkadaşlarım, tanklarım, uçaklarım vardı. Çatışmalarda öldürülürdüm defalarca.

Mutsuzluğun dibine vurduğum o sabah keşfetmiştim bu yöntemi. Bir oyundu bu. Oyuncusu sadece bir kişi olan garip bir oyun. “Zaten hayat bir oyun değil mi!” diyerek iyice benimsedim bu oyunu.
O sabah… Gözümün uykusuzluktan ve öfkeden kan çanağına döndüğü, tüm umutlarımın elimden kayıp gittiği o sabah oldu her şey. Güneş doğuyordu berbat odama ve bu iğrenç şehre. Pencereden izliyordum güneşin doğuşunu. Hatırlayabildiğim her şeye küfürler savurmaya çalışıyordu dudaklarım. Tükenmişlik hissi ve ümitsizlik ruhuma ızdırap veriyordu. Yaşamaktan korkar hale gelmiş ve akıl hastanesinde yatması kaçınılmaz görülen zavallı bir yaratık oluvermiştim.
Daha da bağırsam,
Yükseltsem sesimi
Çatlarcasına diyorum, çatlarcasına…
Duyar mı dağda sürüsünü yitirmiş bir çoban, ya da ateşler içindeki bir çocuk?
Ya da sevda çiçeğini dağıtırken kurşunlanan bir yürek,
Duymaz mı?
Çok mu dertliler onlar, çok mu?
Benden de mi çok, söylesene benden de mi?
Sana garip gelebilir tüm bunlar biliyorum. Belki de gülünç buluyorsundur bu halimi. Mühim değil. Yo yoo! Bal gibi “mühim” işte. Şöyle karşıma geçsen, gözlerimin içine bakıp dinlesen beni. Arada bir kafanı sallasan, ne bileyim bazen kaşlarını çatsan, bazen gülsen, bazen heyecanlandığını görsem, bazen gözlerinin nemlendiğini… Bak o zaman içimi sana nasıl açarım, nasıl da anlatırım yüreğimde kopan fırtınaları.