Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .
Vapura bindiğimde, insanların tek tek yerleştikleri o ilk zamanda herkesin oturdukları yerlerin birbirilerine en uzak köşeler olmasına gayret ettiklerini fark ettim. Her koltuğun önce en uç köşeleri doluyor ve bütün koltukların en köşeleri dolduktan sonra mecbur kalınarak insanlar birbirilerinin yanlarına oturuyorlardı. Birbirilerinden korkan veya birbirileriyle muhatap olmak istemeyen bir toplumdu insanların oluşturduğu…
Dışarı çıktım ve oyalandım orada uzun süre.
Dalgaların arasından coşup kabaran köpükler insana nerede olduğunu ve nereye gittiğini unutturacak kadar ısrarcıydı. Kadıköy- Beşiktaş vapurunun arakasında, alt bölümde bir direğe tutunmuş, yüzüme doğru esen rüzgârın yüceliğine kapılmış manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyordum. Ara sıra belki simit parçası fırlatırım diye yanıma yanaşan martılar, rüzgârın içinde sanki yüzüyormuş gibi kendinden emin ve estetik hareketlerle yükselip alçalıyorlardı. Kız kulesinin küçük endamı ve Üsküdar’ın uzaktan görünüşü arka fonda yavaşça ilerliyordu. Zaman, hepimizi içine almış, büyük ve zevkli bir yok oluşa doğru sürüklerken, çalıştığımız yerler ve oradaki patronlarımız olup bitenden habersiz üstümüzde kurdukları baskı ve bilinçsiz para hırslarıyla, her zaman aklımızın uçlarında çirkin bir şekilde yaşamaya devam ediyorlardı. Onlar, gerçeğin güzel olan kısmını çoktan elemiş, kendi kazdıkları kuyularla ve kendi inandıkları gerçeklerle, zamanı es geçtiklerinden, büyük bir yaşama sevincini çoktan unuttuklarından ve neden yaşadıklarından habersiz bir şekilde küçük amaçlı robotlaşmış böcekler gibi kıvranıyorlardı. Aklımızdaydılar yine de. Geç kalma korkusunu içimize salmış, kovulma paniğini zaman zaman hissettirmiş, aileden biri gibi davranmaya çalışırken başarısız olmuş ve çalışmaya karşı bütün isteğimizi elimizden almışlardı. Cebimdeki son parayla bir simit aldım esmer satıcıdan. Yarısını yemek için ayırdım ve diğer yarısını İstanbul vapurlarına göre evrimleşmiş martılar için küçük parçalara ayırdım. Fırlattığımda birinden biri havada kapıyordu simit parçasını, engin denizin köpükleri arasında erimeden. Birden vapurun sesiyle irkildi tüm yolcular. Alışılmış bir sesin kendini unutturması ve sonra yine ortaya çıkmasının verdiği küçük ürperti ve arkasından hissedilen büyük güven duygusunu yaşadım tanımadığım insanlarla beraber. Tanımadığım ama aynı dili kullandığım insanlarla doluydu vapur. Bir şey anlatmak istediğinde seni anlayabilecek insanlar. Toplumun en güzel yanı buydu belki de. Huylarını bildiğin ve tanımadığın insanlar yaratmak.






Bildiğimiz tek kişilik Türk kahvesi için 1 fincan soğuk su üzerine 1 çay kaşığı dolu dolu Türk kahvesi ve 1,5 çay kaşığı krem çikolata (piyasada bilinen isimleriyle şokella, nutella vb.) (krem çikolatanın diyabet hastası olanlar için üretilmiş şekilleri de marketlerin diyabet raflarında mevcut.). İşte hepsi bu...