
Peki köpeklikse, (evet öyle oluyor) ne oluyor? Beyninde ziller çalmaya başlıyor. Pavlov'un yaptığı da birşey mi canım? Aşk adamı hasta ediyor. Beynin kamaşıyor. Beynin sana oyunlar oynuyor. Bütün hormonların sana karşı birleşip seninle adeta alay ediyor. Bu arada ziller durmadan çalıyor. Bunun birkaç sene sürdüğünü iddia edenler var hatta! Zilsiz bir yaşam düşünemiyoruz sonra...
Özenmeden giydi plastik eldivenleri. Terlerleyince kaşındıran boneyi yalapşap başına geçirdi. Cayır cayır sıcaklık yayan lambaların altında yine saatlerce dikilecekti. Geniş masanın etrafındaki diğer arkadaşlarına baktı; Sıradan bir günün olanca sıkıntısı yüzlerindeydi. Çeşitli büyüklükteki bıçaklarından birisini aldı, yavaşça kesmeye başladı önündekileri. Kestiklerini zarif bir şekilde kavrayıp, karton kutu içerisine yerleştirdi. Usulca şerbet sızdı baklavanın kesilen yerlerinden.
--------------------------------------------------

Kar serpiştiriyordu fena halde…
Esen rüzgarın şiddetiyle, tanecikler yön değiştirerek yüzümü yalıyorlardı, bazısı yanaklarıma, alnıma yapışıyor, kimi ise kirpiklerimde takılıp kalıyordu.
Hava feci soğuktu. Dünyanın bütün düzensizlikleri kar taneleri gibi yavaş yavaş hayatıma birikiyordu. Hiç bitmeyen bir koşuşturmanın gönüllü üyesiydim. Dünyanın hızına yetişemiyordum! İnsanlar içinde yaşamadıkları şartlar hakkında ne kadar da kolay fikir yürütebiliyorlardı: Şaşıyordum.
Aynaya baktım, yüzüm bok gibiydi…
Dışarıda uğuldayan rüzgâr, penceremin önünde, sonbahar yüzünden yaprakları dökülmüş çıplak ve savunmasız duran ağacın sert dallarının cama sürtmesine sebep oluyordu. Rüzgâr onları yalayıp geçiyor ve onlarda hem cama hem de evin dış cephe duvarına sürtünerek ürkütücü sesler çıkartıyorlardı. Kirasını yeni denkleştirip verdiğim evimde o çok sevdiğim yalnızlığımla başbaşaydım. Pencerenin önüne doğru yaklaştım ve karanlık sokağı, çamur rengi zayıf ışığıyla aydınlatan sokak lambasına doğru baktım. Tam ışığın olduğu yerde kelebek büyüklüğünde böceklerin aptal gibi uçuşmalarını izledim. Köpeğin biri boğazına bıçak saplanmış gibi havlıyor, arada bir uluma sesleri çıkartıyordu. Her zamanki kirli beyaz köpek olmalıydı bu. Her gece karanlık basar basmaz havlamaya başlar ve ben uyuyana kadar susmazdı. Yarı bodrum ve o köpeğin serenat yaptığı bölgeye en yakın olan ev benimkiydi. Pencereyi açtım ve döndüm. Cep telefonunun ciyaklamasını duyarak salona, şarj aletinin yanına doğru koştum, acaba kaç kere çalmıştı? Ne zamandır şarj ediliyordu telefon. Üç gündür arayan soran yoktu ve sabahtan beri şarjda unutmuştum telefonu.
Telefonu kaptım ve kim olduğuna bakmadan açtım. Üç gün önce beni terk eden, sevgilim (yada eski sevgilim) arıyordu. “Neredeydin üç gündür piç!” dedi. Sakin bir ses tonuyla “evdeydim” dedim.
“İşe gitmiyor musun?”
“Seni hala ilgilendiriyor mu?”
“İşe gittin mi, gitmedin mi?
“Gitmedim”
“Neden gitmedin işe?”
“Bu gün mü?”
“Deniz, üç gündür neden işe gitmiyorsun?”
“Seni hala ilgilendiriyor mu?”
“Bu neden üç gündür işe gitmediğine bağlı”
“Beni neden terk ettin?”
“Önce ben sordum Deniz, kontör bitiyor.”
“Ben seni arayım o zaman”
“Hayır çabuk söyle kovuldun mu?”
“Hayır istifa ettim”
“Lanet olsun Deniz, başka hiçbir şey demiyorum.”
“Ayrıldık mı?”
“Def ol!”
Telefonu yüzüme kapadı ve köpeğin havlama sesi bir daha duyuldu. Buzdolabını açıp son kalan şişe birayı çektim. Çakmağın tersiyle kapağı fırlattım ve tüm gücümle şişeyi kafama diktim. Büyük bir iş yapıyormuş gibi havaya girdim ve arkasından bir temiz geğirdim. Telefon çaldı ve kimin aradığına bakmadan kapatma tuşuna basılı tuttum. Tuttum, tuttum yine de kapanmıyordu. En sonunda dayanamadım ve baktım ekranda kimin adının yazdığına. Yeşil ekranda siyah “annem-can” yazıyordu. Annemdi bu! Tam o sırada “çat” diye kapandı telefon. Koydum köşeye telefonu ve bir kere daha diktim birayı kafama. Pencerenin açık kalmış olduğunu ve oradan içeri sızan casus buzlu havanın belime vurduğunu hissettim. Pencereye koşarken o iğrenç havlama sesinin kulağımın zarına zarına tekmelemesiyle irkildim. Köpek gelmiş ve dibimde anırıyordu. O iğrenç salyalı dişleriyle tam karşımdaydı ve gereksiz nefreti gözlerinde şimşek gibi çakıyordu. Islak pembe dili titriyor nefesi soğuk havada buhar olup fışkırıyordu. Bana gelmişti, beni bulmuştu sanki hayatının amacı yerine getirilmiş gibi…
Şişeyi fırlattım kafasına ve bağırdım:
“Kapa çeneni kancık”
Miyavlayan ayı korkarak kaçtı. Tekrar baktım aynaya, yüzüm hala bok gibiydi…
Aniden geldi mahallemize. Sanki 40 yıllık buralı gibiydi. Bizimle koşup oynamaya bizi koruyup kollamaya and içmiş gibi yanımızdan ayrılmıyordu. Elimizden gelse gece eve alıp birlikte yatacaktık. Biz mahallenin azgın çocukları son dostumuz Tony’e gönülden bağlanmıştık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu neredeyse. Taaa ki belediyeciler onu bizden ebediyen alıp götürünceye kadar. İnternette dolaşırken resmini aşağıda verdiğim bu tatlı köpek aynı Tony’mize benziyordu. Mezarı kendi gibi şehirleşmenin kurbanı olmadı. Artık yetişkin olan tüm arkadaşlarım da benim gibi oradan geçerken Tony’i hatırlıyorlar mutlaka. Sevgili Tony seni unutmadım. Rahat uyu.