seni her gördüğümde mutlu olmamı sağlayan,
her tenine dokunduğumda heyecanlanmamı,
her elini tuttuğumda bırakmamak için yalvarmamı,
sesini duyduğumda yanımda olduğunda güvende hissetmemi,
geceleri rüyama gir diye tanrıya yalvarmamı,
sana bir şey olacak diye içimin titremesini sağlayan sadece iki kelime;
sade ve tanımsız..
insan hayatı kendisinden doğan sebeplerle yahut çevresel faktörlerden dolayı ıskalanabilir. ama öncelik endişedendir. her doğan gün başımıza bir dert getirmiyor mu? hayatta her gün sıkıntı ve keder çekmiyor muyuz? ola ki ufak saf bir mutluluk yakaladığımız vakit burnumuzdan gelmiyor mu? şüphe yok ki artık çoğu kişi yaşantısının ne gecesinden ne gündüzünden bir tat alıyor. herkes üzgün. mutlu olanlar ise gibi yapıyorlar. didinme ile ömürler geçiyor. her gün kahrolası bir savaş veriyoruz. varolma savaşı. evde, otobüste, okulda.. peki bunlar ne için? daha çok dert ve sıkıntı için. bir devi yeniyoruz başka bir dev çıkıyor karşımıza onu indiriyoruz. durmadan dinlenmeden uykuda bile dövüşüyoruz. keşke her şey şirinler köyünde olduğu gibi olsa diye içimizden geçiriyoruz, hayal ediyoruz. hayallerimiz ölmüş vaziyette mekanik bir cesetten farkımız yok. konuştuğumuzu zannediyoruz konuşmuyoruz. güldüğümüzü zannediyoruz gülmüyoruz. ölümü bile biz seçemiyoruz. hepimz bezginiz, hepimiz yorgun ve hayata küskünüz ne yazık ki. hedeflerimizi kaybettik. varolma savaşında bir yudum mutluluk için kendimizi kölelik zincirine bağladık. hep verdik hep verdik ve sonunda? artık ne gelecek var, ne geçmiş ne bugün.. elimizde ne kaldı.. lafın özü şu hepimiz öyle yada böyle hayatı ıskaladık ve hala da devam ediyoruz..
hayat bir kabus, acıdan saçma oyunlardan ibaret.. insan inanmak istese de güzel şeylerin olduğuna, her seferinde atılan tokat ve kaybedilen bir oyun.. bitmiş yaşama sevinci ve tükenmiş insan.. ama ruhu insanı gerçek değerleri barındırdığı yer işte sonsuz hayatın başladığı an.. ama hayat öyle bir oynuyor ki oyunu ne yaparsan yap yenmek ne mümkün.. sonunda sadece savaşı kaybetmiş bir generalmişçesine gidenlerin, ölenlerin ve kaybettiklerinin arkasından bakmak kalıyor.. elimizden sadece ağlamak mı geliyor ne kadar acizce.. olanları izlemek ve üzülmek ne kadar yok edici, acımasızca.. peki neden diyor insan neden ama bunu sormak bile acizce karşıda cevap verecek kimse yok hiçbir şey yok, kocaman bir hiçliğe yenilmek, amaçsızca terk eylemek bu diyarı.. ama ne yaparsın bir kere alıştın mı yenilmeye ardı ardına gelen darbeler hiç bitmeyecekmişçesine, artarak.. işte insanın ruhunu kaybettiği an.. işte insanın ölümsüzlüğünü yitirdiği an, inançsız olduğumuz an.. nasıl inanabilirsin ki, kaç defa daha kanabilirsin ki boş umutlara.. her seferinde şekil değiştirerek daha da ilginç ve çekici gelen şeye inanmak.. ne kadar güzel gözüküyor değil mi? bilsen de gene gidecek gene seni kalbin 2 parça bırakacak.. dayanmak ne mümkün bu tuzağa, işte ruhumun ölümsüzlüğünü kaybettiği, işte gözlerimi her şeye kapattığım an.. ne kadar kolaymış yenilmek sadece acılara göz yummak sıradan boş bir varlık olmak sanırım mutluluğun sırrını buldum ve kaybetmemeye kararlıyım.. her ne kadar acı da olsa sıradan boş hiç bir şeye anlam katmayan, değer vermeyen biri olmak..
Uykuya kapanan bir çift göz, hayallerinin gerçekleştiğini görmek isteyen, imkansıza inanmak isteyen. Rüya zamanı şimdi.
Rasyonel Düşünceler Ülkesi’ndeyiz. Kâr – zarar prensibinin insan ilişkileri dahil her şeye uygulanabildiği bir ülke. İnsanların sevgilerini yüz birimlik üniteler olarak görüp maksimum geri dönüşüm için adam seçerek dağıttığı yer. Bu yüzden hiç bir zaman sabit düzeyde sevgiler görmüyoruz. Bu yüzden insanlar birilerinden ayrılırken, başka birileri yakınlaşıyor. Peki herkes kâra mı geçiyor? Haha. Tabi ki bunu düşünmek saflık olurdu. Çünkü o zaman bir denge olmazdı değil mi? O yüzden birileri kâra geçerken, birileri zararda oluyor. Hatta öyle rivayet edilir ki, zararda olanlar, gözlerini karartıp herkesin kârda olduğunu düşünecek kadar saf olanlarmış.