Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan sinepil.org'da: "Film Fragmanları"

Ön Sayfa yazılarını, çok tutulan yazıları ya da tüm yazıları gösterebiliriz

Etiket:

kızıl hakkındaki yazılar:

\
Ne zaman görsem;
gözlerimle görmediğim katliamları,
gözleri boş bakan, bedeni yıpranmış kadınlarını
Bu soğuk, bu ıssız,
bu acısını kalbine gömmüş kentlerin,
Ne zaman duysam;
bebeklerinin gözleriyle haykırdığını özgürlük mavisini,
martıların kan gölünün dibindekilere ağladığını,
ve
“Denizin her damlasındaki tuz
biraz da anaların gözyaşıdır”
diye düşünüverse içsesimin huzursuzluğu
İki güvercin salınır pıhtılı saçlarından bir ananın
biri yavrucağının yüreciğine,
biri başka baharlarda yeni yavruların doğma ihtimaline…

23 ahkam var
Etiketler: , , ,

Kızıl gökyüzünün kasvetli sıcağında, uçsuz bucaksız çölün ortasında, kum tepelerinin biriktiği ve ufukta belirginleştiği o garip yerdeydim. İnce bir kum fırtınası, sararmış ufuktan taşıdığı kum taneciklerini yüzüme serpiyorlardı. İleride görebildiğim son noktada kara lekeler gibi kum tepeleri, çölün doğal manzarasını oluşturuyorlar ve insana kaybolmuş hissini veriyorlardı.
Adımlarım kumun içine gömülüyor ve sanki bedenim her saniye biraz daha ağırlaşıyordu.
Gözümü yarım açabiliyor ve ara sıra görüntüde değişiklik olup olmadığına bakıyordum.
Yorgun ve bitkin bir halde biraz daha ilerledim ve tam karşımda uzakta küçük bir yapının olduğunu fark ettim. İlk bakışta çatısı olan bir eve benziyordu. Küçük bir kulübeyi andırıyordu. Ama yaklaştığımda iki sütun arasına gerilmiş bir çadır olduğunu fark ettim. Sanki büyükçe bir plakayı geometrik şekillere bölüp sonrada üst üste oturtmuşlardı.
Aniden sağdan ve soldan birbirine doğru koşan iki insan figürü belirdi uzaklarda. Heyecanlandım. Uzun zamandır bir insan görmemiştim ve sevindim bu olaya…
Benimle hiç ilgilenmemişlerdi, hatta beni görmezden gelmişlerdi büyük ihtimalle. Neden koştuklarını anlayamamıştım. Onlara doğru yaklaşmaya başladım. Soldan gelen adam daha çelimsiz ve zayıftı, bedenine yapışan bir kıyafeti vardı. Diğeri ise çok tuhaf giyinmişti. Büyük kanatları olan bir meleği andırıyordu. Bir kadının eteğine benzeyen kabarık şalvarı koştukça bacaklarının arasında dalgalanıyordu. Çölün bu koyu kırmızı kasveti ve ıssızlığı arasında birbirine karışan gölgeler iç içe kıvrılıyor, sanki bir çeşit dans ediyorlardı. Birden bir gümbürtü koptu ve yer sarsılmaya başladı, çok korktum ve olduğum yerde kilitlendim. Benimle birlikte birbirine koşan iki insanda oldukları yerde kaldılar. Sağdaki hemen hareketlendi sonra, Sağına soluna bakındı ve soldaki adama doğru daha hızlı koşmaya başladı. Bir gümbürtü daha geldi ardından, ayak sesleriydi bunlar, anladım ve daha da fazla korktum. Gümbürtüler ve yer sarsılmaları hızlandılar, sesler kulaklarımı yırtacak gibi şiddetlendiler. Gürültü o kadar yakından geliyordu ki kaçacak bir yerim olmadığını düşünmüştüm. Sanki çimde bir şeyler titriyor ve ciğerim dışarı fırlıyordu. Gözlerim gördüklerine inanamadı, küçük bir şok geçirdim. Hayatımda gördüğüm en büyük yaratıklar yürüyordu çölde. İki devasa fil… Az önce birbirine doğru koşan insanların hemen yanına gidiyorlardı. Birkaç adımda çok uzun yollar alabiliyorlardı. Dev bacakları atların bacakları gibi dirseklere sahipti. Uzun ve gitgide incelen örümcek eklemleri gibiydi. Bedenleri ve kafaları tıpkı fillerinki gibiydi. Dev fil hortumlarında ve gövdelerinde parçalanmış etler gibi sarkan kapkara yapışkan maddeler vardı. Sonra bu devasa iblislerin sırtlarında taşıdığı heykelleri fark ettim, mısır firavunlarından kalma sanat eserleri gibiydiler. Büyülüydüler ve canavarların sırtında havada duruyorlardı. Heykellerin üstlerinde de birer küçük aynalı küre oturtulmuştu. Fillerin eğerleri kocaman Türk halılarını andırıyordu. İki yaratık, iki kişinin hemen dibinde durdular. Üstlerindeki heykellerin içinden birileri çıkacak mı diye merak ettim. O sırada kaçma fikrinden çoktan vazgeçmiş olduğumu anlayıp olacakları izlemeye karar verdim. Ölüm pahasına olsa da izleyeceğimi düşündüm. Nasıl olsa her an ölebilirdim. Büyük bir heyecan duygusu beni almış, bir yaprak gibi sürüklüyordu. Dev yaratıkların korkunç çığlıkları dolduruyordu bu defa bütün çölü. Melek görünümlü insan havalanmaya başladı aniden. Bir şok daha geçirdim. Diğer çelimsiz adam ona itiraz eder gibi görünüyordu. Onun uçamadığı belliydi, yukarıya doğru eliyle hareketler yapıp sanki o meleği uyarıyordu. Melek yeterince havalandığında soldan gelen yaratıkla yüz yüze geldi. Meleğin sırtını verdiği tarafta kalan yaratık devasa fil hortumunu meleğe doğru kaldırıyordu. Melek karşısındaki yaratığın kulağına doğru eğilip bir şeyler fısıldarmış gibi yaptı ve o sırada arkadaki fil hortumuyla meleğe sert bir darbe vurdu. Yere düşüşünü izledim ve donakaldım. Hızlıca düşen meleğin havada çoktan ölmüş olduğu belliydi. Bir tuğla parçası gibi yığılmış ve düştüğü yerde ortalığa kanlar saçılmıştı. Diğer çelimsiz adam aynı benim gibi olduğu yerde kalmış durumdayken birden kendini yerlere atıp tepinmeye başladı. Kulağına bir şeyler fısıldanmış olan dev yaratık, meleği öldüren yaratığın üzerine yürümeye başladı. Bir kavga sahnesindeydim artık. İki vahşi dev canavarın birbirini yediği tuhaf bir cehennemdeydim. Adam oralı bile değildi, yüz ifadesini seçemediğim halde, hiçbir kaçma çabası göstermeyip sadece ölmüş meleğin cesedinin üzerine serilmiş ağladığını anlayabiliyordum. Belli ki tanıyordu onu, ölümden kaçmayacak kadar önemliydi yasını tutmak onun için. Soldaki dev yaratık sağdakinin incecik ön ayağını ısırdı. Kemik ve diş sesleri yankılandı çölde. Kanlı kemikler, siyah kanlı dişler… Arkasından gelen büyük yaratık çığlığıyla kulaklarım patlayacak gibi oldu. Pis bir koku sardı ortalığı, içimde dışımda, her tarafı kaplamış durumda ağır bir sis tabakası halinde… Üzerime doğru düşmeye başladı yaralanan yaratık. Kıpırdayamadım. Üzerime düşen dev bir gölgeydi, korkunç son, ani ölüm. Masalsı…
Paslı bir geminin üzerime düşüşü gibi, hissedilebilir derecede güçlü, gözlerimi kör edebilecek kadar karanlık.
Yalnızlığın o kendinden eminliği… Elveda dünya, elveda Salvador Dali.

\
11 ahkam var

(15+)

Sarı saçlarının rüzgârda savrulmasıyla ilgim dağıldı. Plajdaydım güzel bir akşamüstüydü. Orada öylece durmuş tahtadan yapılmış iskelenin üzerinde manzarayı izliyordum. Kızıl gökyüzünün denizle birleştiği yerde batmakta olan güneşin küçük yarım dairesi son gücüyle parlıyor, Sarı, turuncu ve arkasından kırmızı tonlarıyla gözlerimi kamaştırmaya çalışıyordu. Sarışın kız bana doğru yöneldi ve bütün güzel görüntüleri es geçip dikkatimi ona yönelttim. Sırtı açık mor bir elbise vardı üzerinde. Bacakları çok düzgün, beli çok ince, kalçaları çok yuvarlaktı. Rüzgâr elbisesinin etek bölümünü savuruyor ve altından güzel koyu mavi kot pantolonu gözüküyordu. Botlarının yeşil bağcıkları ayağında çok şirin duruyorlardı. Saçlarının dalgalanmalarında ara sıra koyu pembe minik küpeleri kulağında küçük inciler gibi parıldıyorlardı. O muhteşem gülümsemesi yüzüne bir maske gibi yerleşmiş ve sanki hiçbir şey onu üzmeyecekmiş gibi bilge bir tavırla bana bakıyordu. Gözlerinin rengi güneşin ışığına göre değişiyor, bakışlarının anlamını süslüyordu. Bakışlarında heceler vardı, büyük sözlerin habercileri… Bakışları cümleler gizliyordu sessiz bağırışlarla. Kirpikleri vahşi bir hayvanın kıvraklığında, parlak ve çekiciydi. Dudakları dalından toplanmayı bekleyen olgun meyveler gibi kırmızı ve dolgundu. Elleri küçük ve narin, tırnakları beyaz ojelerle süslenmişti. O ince elleri birer sanat eseriydi. Siyah, deri çantasının içine soktu elini.
Yüzündeki ifadeler bana yaşadıklarını anlatıyordu küçük ipuçlarıyla. Sevdiklerini, kızdıklarını hissettiriyordu bana istemeden de olsa. Ve burnunun kenarındaki o tuhaf iz… Nedenini öğrenmeyi çok merak ettiğim o olay. Tokasındaki küçük tavşancığa karşı hissettiği küçük duygu? Saçlarının hangi şampuanla yıkandığını ve annesini ne kadar sevdiğini merak ediyordum. Onu özlemeye başlamıştım. Benim bir kız arkadaşa ihtiyacım olup olmadığı önemli değildi artık. Önemli olan oydu…
Adını merak ettim sonra. Ona koydukları ismi yoğun bir iştahla bilmek istedim. Ne diye çağırıyorlardı onu yanlarına, hangi ismi kullanıyorlardı ve neyi çağrıştırıyordu bu. Onunla ne kadar özdeşleşiyordu ismi. En çok neye gülmüş ve en çok neye kızmıştı. İlk hatırladığı şey neydi ve en büyük hayalini oluşturmuş muydu kafasında. Onu sadece tanımak istiyordum masumca…
Ne savaşmak ve öldürmek, ne yok etmek, ne saldırmak… Sadece aşk, sadece merak!
Çıplak düşündüm sonra onu. Hiç çekinmeden, tanımadığım bir insanı düşünürken. Bilmiyordu nasıl olsa. (Bilmeyecekti hiç kimse)
Göğüsleri geldi aklıma, istediğim kıvamda, elimin içine sığacak kadar, ne çok büyük ne çok küçük. Hayal ettim pembe uçlarını ve yuvarlak kalçalarını. Çok ciddi bakıyordum dışarıdan bakıldığında. Ciddi bir olayı ciddi bir şekilde düşünür gibiydi yüz ifadem. Hırsızdım ben, bir düşünce hırsızı, bir göz zinası suçlusu, bir tür sanal sapık, metafiziksel tecavüzcüydüm. Nefret ettim kendimden, başımı çevirdim yine, masumane, doğal ve batmakta olan kızıl güneşe…

105 ahkam var

Mamutlarında sarışını, esmeri, kızılı varmış.. Acaba o devirde ki erkek mamutların tercihi neymiş acaba, haberin devamını buradan okuyabilirseniz.

0 ahkam var

Mim Nehri

geri »

Arama

Merhaba

hafif.org enteresan şeyler araştırıp, birbirimizle paylaştığımız bir topluluk blogudur. Aynı zamanda gelirini yazarları ile paylaşan pillinetwork'ün bir parçasıdır. isterseniz siz de katılabilirsiniz.
pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

çok tutulan kızıl yazıları

kaynaklar

RSS Dosyası
pillikutu