zamanın içine sıkışmış kalmış,hayır!aslında zaman yok sadece şimdi var ve her zamanda şimdi olacak.gelecek için dayıtılan hayatlar,hırslar..vs sadece kendinden uzaklaşıp yok olmaya sürükler.bilmediklerin umurunda bile değil zaten bildiklerinde bi boka yaramıyor ve hiçbir zamanda yaramayacak.sana sunulan gül bahçeleri sadece birer aldatmaca sen isimsiz bir varlıksın sen sadece güvenlik için sana verilmiş bir numaradan ibaretsin.kaçış,yok oluş... ne yaparsan yap yoksun.hayallerini gerçekleştirmek hiçbir halta yaramaz,çünkü ne yaparsan yap sen sen olamazsın,hırslarından arınmalı ve onlara göre olan dibe inmelisin.yükselmek zannettiklerin aslında birer düşüş;çok para,büyük ekran tv,büyük bir ev,amerikan aile arabası,çocuklar ve mutsuz bir sen yada defolmak,sorumluluk olmadan yaşamak,kafana göre takılmak,cebinde beş kuruş yok
ait olduğun hiçbir yer yok,yerleşik hayat yok ve mutlu bir sen ama onlara göre sadece bir serseri.....

mengenede ruh;
sığıntı kimliğimin
son yükü.
duyulmasın desem de iniltiler,
görülmesin desem de silikliğim,
ne yana dönsem,
ne yana atsam benliğimi,
kurtulamam!
peşimde bir çift göz.
“güzel günler” düşleriydi
tüm uykularım.
yaşamak yürüyebilmekti
özgürlüğe.
ve aşkın ateşiydi
bedenimi ısıtan.
oysa şimdi geride kalan;
cılız ürkek bir köz.
Bundan sonra devam edemem, diyordu. Bundan sonrası hepimiz için daha zor olur, hepimiz için.
Sen, ben ve o...
Hatırlar mısın sadece sen ve ben vardık? Ne oldu da bir de “o” doğurduk ve onu da hastalıklı ilişkilerimizin ortasına dımdızlak bırakıverdik?
Evet, dedi,terk ettim, hem de dönmemek üzere. Ama kimi, ne uğruna terk ettiğinin cevabını kendisi de bilmiyordu. Ayık gezdiği zamanlarda, içindeki yangın hatırlatıyordu ona aslında terk ederken kendini de yitirdiğini. Sonrası zaten malum, bir de olmaması gereken bir günah ortağı bulmuş, onu da bu yangının ortasına atıvermişti. Burda yangından kaçmak olanaksızdı. Alevleri biraz olsun söndürmenin tek yolu da birbirine sarılmak ve beraber bir ateş topuna dönmek olmuştu.
Üçlü bir ateş topuna dönüşmüştük, kaçtıkça daha çok yanıyorduk. Sıkı sıkı sarılmıştık. Aslında en iyisi kendini bu toptan kurtarıp, bir an önce ölmeyi beklemekti. Ama kimse buna cesaret edemiyordu.
Gözlerin içimi acıtmaya başladığı anda,kapı çaldı. O geldi, oturduk karşı karşıya. Onun gözleri de acıtmaya başlamıştı beni, nefret akıyordu. Kalakaldım. İçimden çığlıklar atıyordum, ama ağzımı bıçak açıyordu.
Bundan sonra devam edemem, diyordu. Bana ne, etme ya, etme! Sen korkaksın diye çığlıklar atıyordum. Ben burda ne arıyorum diyordum kendi kendime. Nasıl böyle bir grup oluşturduk? Dinledim, dinledim, dinledim. Acıttı her biri, ama sonunda sadece bir “pekiyi” diyebildim. Arkama bakmadan çıktım, dışarıda fırtına vardı, gözlerime dolan tozlar gözlerimi acıttı, onu bahane edip serbest bıraktım gözyaşlarımı. Yürüdüm, nereye gittiğimi bilmeden.

Babama güvendiğimde 6 yaşındaydım.
İnsan sevdiğine güvenmez mi, elbet güvenir. Ama o zamanlar sorgularım vardı yanımda.
İlkokula başladığım gün herkesten biraz daha fazlaydı korkum. Paranoyaktım belki de.
İlk gün okula bırakan beni babamdı. Okul bitiminde ve her ihtiyacım olduğunda yanımda olacağı sözünü verdikten sonra her an tam zamanında oradaydı.
(insan sevdiğine güvenmekten ziyade onu sevene güvense daha güzel olmaz mı!)
Dün akşam sevgilime dert yanıyordum…
“Ev o kadar kalabalıktı ki dün gece! Ve aksi gibi ben de bir o kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyordum! İşkence gibiydi hayatım ya! Puff olasım vardı yine!”
Durdu…Suratıma baktı:
“Allahaşkına bir anlatsana bana, nasıl oluyor şu “puff olmak”? Yani puff olmaktan ne kastediyorsun? Bir yerlere gidip dönmemek mi demek bu? Ya da bir süreliğine kaybolup sonra geri gelmek mi? Nasıl bir şey bu?”
Nasıl anlatabilirdim ki ben şimdi bunu? Puff olmak işte…Daha ne diyeyim? Yok ama, anlatmamı bekleyen bir ifade vardı adamın suratında. Mecburen kelimelere dökmeye çalıştım:
“Hani bazı zamanlar bulunduğun yerde olmak istemezsin ya…Ama çok şiddetli bir duygudur hani…Kalbin sıkışır, daralırsın. Konuşulanları dinleyememeye başlarsın…Etrafındaki herkes yabancılaşır. Bir anda orada ve hatta hiçbir yerde olmak istemediğini fark edersin…İşte öyle zamanlarda aynı çizgi filmlerdeki gibi “puff” diye yok olmak ve arkanda sadece bir toz bulutu bırakmak istersin ya…Öyle bir şey işte.”
“Peki geri gelmek istiyor musun sonrasında?”
“Evet…Bir süre sonra, ama ben istediğimde, geri gelebilmeliyim elbette. Bir tür kaçış olmalı anlayacağın “puff” durumu.”
“Anlıyorum sanırım…”
Gerçekten anlıyor muydu, daha doğrusu ben gerçekten anlatabilmiş miydim bilmiyorum…Ancak eve geldiğimde bunun kafama takıldığını fark ettim. Bazen ne kadar tutsak olduğumuzu anladığımız zamanlarda neden firar edemediğimizi sorgulamaya başlamıştım ister istemez….
Doğarken tutsaklığımızla beraber doğuyoruz. Annemizin sütünden beslenmeye tutsak, birilerinin bizi temizlemesine, giydirmesine ve barındırmasına tutsak…Sonra büyüyoruz ve okula başladığımız gün itibariyle tutsaklığımızı ikiye katlıyoruz. “Büyüklerimizin” uygun gördüğü şeyleri öğrenmek zorundayız çünkü artık. Sınavlara, değerlendirilmeye, eğitilmeye, istenilen şekle sokulabilmek için birileri tarafından davranışlarımızın belirlenmesine tutsak…
Arzu edilen kıvama geldiysek ve zorunlu aşamalardan başarıyla geçtiysek iş hayatına atılıyoruz bu sefer…Tutsaklık katlandıkça katlanmakta…Mesainin başlama ve bitiş saatlerine, patronun taleplerine, alınan maaşa, o maaşla bir şeyleri yetiştirmeye çabalamaya, kariyer telaşına tutsağız artık.
Sosyal hayatımız var bir diğer yanda. Arkadaşlarımız ve sevgilimizle öngörülen şekilde bir şeyler paylaşmaya tutsaklık.
“Çok ayıp, insan arkadaşına bunu yapar mı hiç?”
“Kırk kere aradım Mualla’yı, o beni bir kere bile aramadı! Aramam artık terbiyesizi! Hıh!”
“Sevgilim bana sevgililer gününde çiçek almadı. Terk ediyorum öküzü!”
“Bir hediye alıp Necla’lara gitmek gerek. Yeni ev aldılar. Ayıp olur gitmezsek…”
Tutsaklık olduğunu çoğu zaman fark edemeden kurulan bunlar gibi bir sürü cümle eşliğinde yaşamaya devam ediyoruz…
İşte ben nadir de olsa bunu fark etttiğim anlarda kısa bir kalp sıkışması geçiriyor ve “puff olmak” istiyorum…Ruhumu ve bedenimi salmak boşluğa…
Bu farkındalığı her daim yaşamıyor olmamız büyük şans. Yoksa hayat zulüm olurdu…
bugün yine fena çuvalladım bakalım yarın delik deşik ettiğim çuvalları dükebilecekmiyim!!!bazen üzerimdeki yük beni asfaltın altına itiyor ve bazen onun altından çıkamıyorum.şimdi hala asfaltın altındayım berbatım!!!kimsenin göremedikleriyle konuşuyorum bazen,geceleri camda sigara içerken aslında orada olmuyorum.ben hep çuvallıyorum ben hep inişteyim.çocukluğumdan beri "hayatta inişler ve çıkışlar var" dediler ama benim yaşamımda çıkış hiç olmadı ve olmayacak aslında çıkşa izin vermeyeceğim.çok derdim var, kimseye anlatmak istemiyorum ve insanların bana dertlerini anlatmalarını istemiyorum.çevremde kimseyi istemiyorum çünkü insanlar beni sadece geriye doğru itiyorlar,benim hiçbir doğrum insanların doğrularıyla örtüşmüyor,insanlarla birlikteyken hep donuk hep mesafeli hep dalgınım.oysa kendimleyken ne kadar mutlu,huzurlu ve konuşkanım.hiçbir kız arkadaşımı yeteri kadar mutlu etmedim.evet etmedim ve bunu bilerek yaptım ve onlar benim için sadece bedensel olarak cardılar onların düşünceleri yada yaşamları beni hiç ilgilendirmiyordu ve sırf bu yüzden onlarla sadece benim istediğim zamanlar buluşup birlikte oluyordum.ki zaten onların hepsi normal yada toplumsal doğrularla yoğrulduğu için bana ve ilişki türüme alışamayıp gittiler.aslında onları yargılamıyorum ki zaten söylediğim gibi yaşamımda çokta önemli değillerdir onlar!!!onlar gidince yenileri gelir ama benim bu hasta yapım hiç değişmez bundan dolayıda hiç çalışmadan ve hiç sizin hayata atılma olarak gördüğünüz iş yaşamına girmeyeceğim.ben sadece alıp çantamı bir sahilde küçük kulübemde yaşayacağım.yada bir yerlerden küçük bir meblağ para bulup sahaf dükkanı açıp içinden hiç çıkmadan yaşayacağım.bütün gün kitaplar ve müzik beni insanların hırslı,kindar,ikiyüzlü... dünyasından kurtaracaktır.
Arkadaşlar, yazım açılmayınca aynı şeyi yeniden göndermiştim o da sayfaya girince kötü oldu, ben de eskiden analiz ettiğim bir afiş ödevini koydum boşa gitmesin diye. İngilizcesi çok kötü ona takılmayın, içerik fena değil ama, eğlenin hatta lütfen yanlışlarımı düzeltin...

Denotation: There are a young man and woman on this movie poster. In background, on the left, there are lots of people and huge buildings. People come from different races: black, Asian, white. On the right, there are people who come from Asian race wear native costumes and their native elements (make-up, buildings). There are many birds and they are flying. The sky is blue.