İşte "kedi" ile arkadaşlığımız böyle başladı. Evet kediciğim, seni özledim, ama ardan geçen zaman senin bana olan duygularını köreltmişti. Tabii bu zamanın nasıl geçtiği de önemli,senin bu zamanı nasıl geçirdiğini bilmiyorum, neler yaşadığını da.
Mutluluk herzaman insana altın tepside sunulmuyor, arada ayrılıklar ve gözyaşı da sunuluyor çoğu zaman sevgili kedi. Son buluşmamızda bana " bencil" olduğumu söyledin. Evet seni sevmek konusunda bencilim, bunu itiraf ediyorum.
Sana açıklamaya çalıştım, ama bana inanmadın. Çünkü sen de benim yaşadıklarımı bilmiyordun. Ama garip bir tesadüf bizi karşılaştırmasaydı da ben senin izini bulmuştum zaten. Sadece yeterli cesareti toplamaya ihtiyacım vardı.
Uzun zamandır yoktum oralarda, döndüğümde ise kimseyi tanımamanın verdiği bir eziklik kaplamıştı üzerimi. Kampüs eski kampüs değildi sanki. Kimsenin dikkatini çekmiyordum, ya da çekiyordum ama ben bunun farkında değildim. Biraz yaşlı sayılırdım artık, saçlarım kırlaşmaya başlamıştı yavaş yavaş.
Sonra nasıl olduysa bir gün, bir akrabam ile çarşıdaki kafelerden birinde otururken onu gördüm. İçimden "Ben bu kızı bir yerden tanıyorum" duygusu geçti apansızca. doğal olarak yaşın verdiği çekingenlik( hadi hadi tırstım demeye utanma şimdi) ten dolayı tanışma isteğimi içime gömdüm.
Ankara'dayken hep söylediğim bir şey vardı. 'Burayı asla ama asla özlemem ben'
O zamanlar cıvıl cıvıldım. Kuş gibi.. Yerimde duramaz, her yere hızlı adımlarla yürürdüm. Lakabım bile atom karınca idi. Hem üniversitedeki derslere yetişirdim, hem okulun çalışma programına kayıtlıydım ve para kazanırdım hem de sosyal hayat devam ederdi bende. Güzeldi tabi. Ama nedense bir tek etraf güzel gelmezdi. Kampüsten çıkasım pek gelmezdi. Ankara'nın kışın o soğuk ve kasvetli havası ve sağa baktın mı bir bakanlık sola baktın mı bir askeri karargah görmek nedense bana hiç cazip gelmiyordu. Gittiğim belli yerler vardı elbet. Tunalı'yı şöyle mutlaka bir gezerdim. Mısır kafe vardı ,hala var mı bilmem, orda mutlaka bir nargile içerdim. Ordan Kızılay'a doğru yürürdüm. Cebimde az para varsa yemek durağı kitapçılar çarşısının ordaki dönerciler olurdu. Cebimde çok para varsa Sıhhıye'de ki mantıcıya giderdim. O anda yapılıp, anında sıcak sıcak önüne gelen taptaze mantı. Cuma akşamıysa Ssk işhanındaki Gölge bara giderdim. Orada çok sevdiğim bir grup vardı hatta şuan kasetleri çıktı, ünlü oldular. Onları dinlerdim. Bazen benimle kimse gelmezdi yurttan. Tek başıma gelir, onları izler, geri dönerdim. İşte genelde hayatım bu kısır döngünün içindeydi şehrin merkezindeyken. Ve belkide bu sebeplerden kampüs daha güzel gelirdi bana. Bir de tabi İzmir'den çıkıp gelmişsin. Ankara'da deniz yok. Burayı neden sevmiyorsun diyenlere yapıştıracak bir cevabım vardı 'Burada deniz yok' Sanki dünyanın sonu..
İstanbul vardı hep akılda,
hayallerde. Nerden bileceksin burada yaşamanın bu kadar zor olduğunu! Yaşadım öğrendim. Buradaki hızlı hayat ve karmaşaya yetişmek için hem para hem sabır gerekiyor. Ankara ise öyle değildi. Düzenliydi ve düzen beni rahatsız ediyordu.
Şimdi mi?
Ankara'yı suçladığım hatta o zamanlar onu sevmediğim, onu özlemeyeceğimi yüzüne yüzüne haykırdığım için biraz pişmanım.
Şuan daha oturaklı bir ruha eriştim. Belki bu sebeple.. Düzen istiyorum ben. Ve huzur. Ve bu orada vardı biliyorum. Şuan yaşantımı külliyen değiştirmek için yaşayacağım şehri sorsalar önce İzmir derim , başka seçeneğim varsa da Ankara derim..
Bu sebepledir ki, o şehrin kıymetini bilin dostlar...