Ahmet Bey, "Ben bu çocuğu nereden tanıyorum?" diye düşündü. Hemen arkasından da "Ne kadar da saçma bir soru." diye geçirdi içinden. "Şu anda hiç de sırası değil."
Ahmet Bey bir sokak serserisi tarafından tehdit ediliyordu. Gecenin bir körüydü. Bu ıssız yolun tehlikeli olabileceğini biliyordu Ahmet Bey. Hatta, bir an girip girmemekte tereddüt bile etmişti. Sonra da "Aman canım, ne olacak?" demişti. "Hem yol çok daha kısalıyor." Kaç kere kullanmıştı bu kestirmeyi? Bir şey olmuş muydu? Ya da şimdiye kadar bir şey olduğunu duymuş muydu? Kendi kendini korkaklıkla suçlamaktansa, ıssız kestirmeye sapmayı tercih etti Ahmet Bey.

“Benim için ölür müsün?” sorusuna; “ben ölmem,öldürürüm”cevabını alıp sevginden bir gıdımını çöpe atmamak,atamamak...Öldürdüklerini,kendisine lanet yağdıran bi dolu gözle izleyip de lanet olsun diyememek,aslında deyip de çoğu defa,sözünden dönmek.Mutfakta gizlice,kimse görmeden ondan özür dilemek,fısıldamak göğe doğru:”Hayır,lanet olmasın sana,gene de olmasın...”
Lavabonun örtüsünü kenara itip elini yağ tenekesine uzattı. Perdeyi her açışında gördüğü karanlık onu rahatsız ediyordu. Elini karanlığın göbeğine sokmak fikri karnında garip bir his oluşturuyordu. Tenekeyi kaldırırken hafifçe inledi. Günlerdir durmadan yemek yapıyor, misafir ağırlıyor, çay dağıtıyordu. Küçük bir kızken ninesi öldüğünde eve sürekli gelip giden insanları anımsadı.

Ocağın altını iyice açtı. Önce yağı kızdırdı. Şehriyeyi attığında mutfağa giren ve kendine seslenen Hatice’yi duymazdan geldi. Hatice yanına sokulup “Esma Abla iyisin di mi?” diye sordu. İyiydi ya. Hem de nasıl iyiydi…
Kadınların oturduğu odaya hiç giresi yoktu ya, yine de ha gayret deyip tencerenin kapağını kapattı. Her adımda Kuran okuyan hocanın sesi daha bir yakınlaşıyordu. Tülbentini düzeltip suratını da iyice bir asıverdi. Odaya girince bütün gözler üzerine çevrildi. Köşeye kaynanasının yanına geçip oturdu. Başını yana eğip parmaklarıyla oynamaya başladı. Yaşlı kadınların dudakları kıpırdanıp duruyordu. Kelimeler de suratlarındaki çizgiler gibi iç içe, kırış kırış. Hepsi ona acıyarak bakıyordu. Umurunda değildi. Baksınlardı. Kaç dakika geçmiş, kaç dua okunmuş, kaç zavallı Esma karışmıştı vahların arasına bilemedi. “El Fatiha” dedi hoca. Dudaklarını yalandan oynatıp eliyle yüzünü sıvazlayıverdi. Kalktı. Şalvarı kıçının arasına sıkışmış mı diye eliyle kontrol etti. Mutfağa geçerken gözü evin sokağa açılan kapısına takıldı. O kapıdan her girişinin ciğerini nasıl yaktığını düşündü. Korkusunu unutmaya çalıştı. Artık korku yoktu. Mevlüt okunmuş bitmişti. Tabakları almak için lavabonun üzerindeki tahta rafa yöneldi. “Az kaldı Esma” dedi kendi kendine.
Viktimoloji, suç olaylarında mağdur olan tarafı inceleyen bilim dalıdır. Yani öldürülen,tecavüz edilen, dayak yiyen, şiddete maruz kalan insanları ele alır. Diğer adı da mağdurbilimidir.Kriminoloji dallarından biri de olsa zamanla bağımsız bir dal haline gelmiştir.
Olaylarda bir şekilde mutlaka mağdurun ufak yada büyük bir rolü vardır,bu bilim dalı nasıl faili inceliyorsa mağdur kişiyi de aynı şekilde inceler.Tabiki bu bir kişi olur, bir grup olur,halk olur yada bir aile olur o olaya göre değişir.
Herhangi bir olayda suçlunun kişiliği,yapısı ile ilgili tahminde bulunmaya suçlu profilleme denir. Bu profil kurbanla ilgili duruma,olayın yerine göre yapılır. Varsayımlar tam delil olarak algılanmaz ancak yol gösterici olarak kullanılabilir.
Suçlu profili failin kişiligini belirlemeye yardımcıdır, bu potansiyel şüphelilerin azaltılması buna bağlıdır.Her suç bir davranıştır tezinden yola çıkarak, yapılan herşeyin yapandan bir iz taşıdıgı söylenebilir.(suç psikolojisi)
OYUN ADI: HIRSIZ (2 PERDE)
KAÇINCI YILINDA: 2. YIL 57. OYUN
İZLENİLEN YER: FIRAT KÜLTÜR MERKEZİ
İZLENİLEN TARİH: 21.12.2008 – PAZAR
YAPIM: FIRAT KÜLTÜR MERKEZİ
YAZANLAR: M.ALP ARSLAN - ERDEM BAKİ -
RAMİZ ÇETİNTÜRK
YÖNETEN: BİRGÜL ULUSOY
DEKOR: MEHMET KAPLAN
SES-IŞIK: ADEM LEVENT

OYUNCULAR
…beni her terk edip gittiğinde bir boşluğa düşüyorum. Ve bu boşluğu doldurmak için sen gider gitmez, telefona koşup, aklımda ki ilk telefon numarasını çevirip, uzun uzun konuştuktan sonra, koşar adımlarla ona gidiyorum. Mum ışığında yarı aydınlık oda da kendimi rahatlatmak için konuşur, hayallerimi ve hatta bedenimi paylaşıp gün doğmadan kaçıyorum sessizce o semtten. Bir suçlu gibi, cinayet işlemiş bir katil gibi… Bu gece de beni terk ettiğinin hemen ardından, yine vardım farklı bir semte. Eve dönüp aynaya baktığımda utandım kendimden, seni değil kendimi aldatıyordum aslında. En acı olanı da bu ya. Odama gittim, pencereyi açtım, ayaz hava odamla beraber, bedenimi serinletti. Uykumun kaçtığının farkına vardım. Bu halde yatağa uzandım, ama uyuyamadım. Ve düşündüm, Biliyordum sevgili; sende beni her terk edişinde benim gibi yapıyordun. Bir başka evde, bir başka beden de hüküm sürüyordun. Belki bu yüzden vazgeçemiyorduk birbirimizden, sen beni terk etmekten ve bende seni beklemekten. Günahlarımız bile aynı senle… Ama şimdi söyle hangimiz daha günahkârız?