
Metroseksüellik tanımı çıktı çıkalı bir kavram kargaşası ortaya çıktığını düşünüyorum.
Bir kısım insanlar, metreoseksüel olan veya bu tanıma uyan insanlara 'uzaylı' gözüyle bakıp, mâlum bir mesafeyi koruyarak belli bir ölçüde bulaşıcı bir hastalıktan korunma yolu benimsemiş olmanın iç rahatlığı ile konuyla ilgili yorum bile yapmaz halde, bilinçli paralize...
vay vay vay ... Aferin şu karıncaya Yarı ölmüş bir sineği yakalamış götürüyor. Götür yiğidim, götür ! Sineğin karşı koyuşuna aldırma.
Bir hayvan olman sıfatıyla bütün acıma duygularını ayakların altına alabilirsin. Sen, isteyerek hüsrana uğrayan insanoğullarına benzemezsin...
Hakiki insan kendisi üzerinde düşünülecek herhangi bir şey olmayan, sözünü dinleten veyahut kendisinden nefret edilendir... mi ?
son olarak ağacın dalından bir kuru yaprak koptu, bak bak yere düşüyor. Yaprağın bu düşüşü bir kelebeklerin uçuşunu ne kadar da benziyor... Tuhaf değil mi ? En hazin ve ölü bir şey en canlı ve mutluluk saçan bir varlığa ne kadar da benziyor....
Yillardir bir seye cok takiliyorum...
Arkadaslar Hiristiyan inancinda Noel kutlamalari 24.12 - 26.12 ye kadar sürer. Bu günler Hiristiyanlar icin kutsal günlerdir. 1-2 ay önceden bu günlere hazirlik yapilir ve Noel agaci süslenir. Ayin 24'ü hediyelesilir. Ve 26'sindan sonra bu seromoni sona erer.
Hic bir Hiristiyan yilbasinda noeli kutlamaz. Noel kiyafetleri giyinmez. Noel onlar icin 26.12'de sona ermistir. Yilbasi hediyesi diye bi kavram onlarda yoktur. Bizde ise bunun tam tersi uygulanmakta, yilbasinda hediyelesilmekte ve yilbasinda noel kutlamasi yapilmaktadir. Hatta bizde noel kiyafetleri giyindirilip dansöz bile oynatilmaktadir. Bu ise Hiristiyan inancina cok tersdir. Ve bir baska kutsal dine yapilacak cok büyük saygisizliktir. Noel (Weihnachten) de süslenen agaclar yeni yil bitimine kadar kalir ama hic bir hiristiyan yeni yila agac süslemez. Yeni yilda bir baskasina hediye almaz...

Biz secmedik ki.. o bizim Cumhurbaskanimiz degil ki.. sözleri cok komik oluyor...
Ülkemizin göz bebegi ordumuzu ayrimci gibi göstermek, Cumhurbaskani'na itaat etmiyormus gibi lanse etmek daha da komik oluyor...
Ülkemizin özgür iradesi ile sectigi Parlemento, bu Cumhurbaskani'ni secmis, bizim de kabul etmemiz lazimdir, cünkü: Cumhurbaskani'ni secen Milletvekillerini de halk secmistir...
Kaldi ki benim Cumhurbaskanim, senin Cumhurbaskanin diye abes bir sey yoktur. TC'nin Cumhurbaskani, hepimizi birer vatandas olarak baglar...
Bu bana ,yakın zaman da gelen bir mail.Sanırım yaş biraz daha olgunlaşınca insanlar daha duygusallaşıyor. Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu.Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer, ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalardan dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana dek de feryat figan bağırıyor .Bu olayı okuduktan sonra, Dr. Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemeyeceklerini sordu. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylediler.Dr. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar.Daha sonra Dr. Ruskin hastanın (!) fotoğrafını dolaştırmaya başladı. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıydı.“ Dinlemeden,düşünmeden,tanımadan sadece bir anlık düşünce zıplamalarıyla ya da çağrışımlarla yargılar,hüküm veririz.. Belki de böylesi daha kolay olduğu için.. Zoru seçmeyiz..Çünkü bir insan ya da bir olay hakkında düşünmek , o kişiyi tanımaya ,yaşadıklarını anlamaya çalışmak dünyanın en zor ve en fazla zaman alan işlerinden biridir. Kendimizle ilgili yanlış bir değerlendirmeye asla tahammül edemezken, başkaları için bu yöntemi bu kadar içimiz rahat kullanabilmemiz ne kadar şaşırtıcı değil mi? Önyargılarımız bizim hayatımızı büyük ölçüde kolaylaştırırken ,başka insanların hayatlarını aynı oranda zorlaştırır.Karşımızdaki kişi bize ne kadar önyargılı davrandığımızı anlatmaya çabalarken , biz çoktan konu ya da kişi hakkında “ karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliği”ni yaşamaya başlarız.Dünya sadece yaşadığımız anda bulunduğumuz yerden gördüğümüz gibi değil..Olaylar da öyle...İnsanlar da...Yapmamız gereken tek şey ( çok zor ve zahmetli de olsa) bakış açımızı 360 dereceye ayarlamak....Unutmayalım ki Tanrı bile insanları hakkında karar vermek için ömrünü tamamlamasını bekliyor...
Kalıplaşmış hayatın ortasında geçmiş yaşamların kıyısında bulunuyorum. Geçmişimin batısında geleceğin doğusundayım istemeden. Yaşam ile ölüm çizgisi üzerinde gelecek ile geçmiş kavramlarının henüz olmadığı bir zaman dilimi burası. Ne yakın geçmiş ne de yakın gelecek var anlatımlarda. Hiç denilen basit bir nesne tanımı ile şey dediğimiz anlatım bozukluğu gibiyim. İstemeden gelişmiş olaylar dizisi var bende ve de hiçbir zaman yaşamak istemeyeceğim hikayelerim var elimde üçüncü bir kişi olarak…
Varsayılan bir kavram aslında herkesin bildiği gördüğü ama bir türlü çözmeye yanaşmadığı bir kavram. Hatalarım sorgularım var. Yanlışlarım üzerinde oynanmış küçük kalem darbeleri. Her üç yanlışım bir doğrumu götürmüş bu tekdüze hayatta. Bir insan var yakınlarımda konuştuğum ama anlatamadığım derdimi. Bir insan topluluğu var karşımda beni anlarken benim onları bıraktığım. Bir aile var uzakta soyut ve somut her şeyim ile beni bekleyen ve bir ben varım asla ne kendimi ne karşıdaki insanları anlayamayan…
Kendimi anlamadan insanları anlamaya çalıştım her defasında ve başarısız oldum. Anlamadan sevmeye kalktım yine yarı yolda kaldım. Her bir başarısızlık ilerisi için bir başarıdır deseler de benim her başarısızlığım ilerisi için hep sorun oldu. Ve bir gün tamam dedim anlamak için kendimi verdim. Bu sefer de anlayacak insan kalmadı çevremde. Artık günlük yaşıyorum hayatı. Bakıyorum gün sonunda eğer hala gözlerim açık ve başımı koyabildiysem yastığıma ve benim için yanan varsa bir sigara gerisi yalan olmalı…
Ve yine sabah kalktığımda değilsem başka bir mekanda bugünün zorlu sınavı başladı diyorum kendime gülerek… Aynaya gidip bakmıyorum. Elimi yüzümü yıkarken söylenmiyorum. Hayata artık gülemiyorum… Zorlanıyorum çünkü gülebileceğim bir durum kalmadı diyorum.
Yaşananlar yaşanacakların teminatı olmamalı gelecek geçmişin gölgesinde kurulmamalı… Sen de kendin için hep iyi olanı yapmalısın;
“Yalnız olduğunu unutmadan yaşamalısın…”
İçten gelen birşeyleri, hayal ederek yapmak. Gözünüzü kapayınca hemen bütünleşebilmek.
Sabahlamak yılın şu zamanlarında güzel oluyor. Toprağın uykudan uyanırken etrafa verdiği taze koku ve gündüz ile gece arasındaki geçiş esintileri. Huzur veren ezan sesi...
Başımdan geçen iki olay var. Bazı şeylerin ne kadar sahtekarca yapıldığının, mukaddes kitapların ezbere okunduğunun ve başların göstermelik örtündüğünün örneği. Yazı sonunda yine saflara bürüneceğiz ama amacım o değil. Birşeyleri içten yapmanız, varlığına inandığınız şeyleri gözünüzü kapatıp bir kere de hayal ederek ibadet etmeniz sadece.
evlilik, aşk, sevgi gibi çok önemli duygusal konularda üzerinde de doğu ve batı uygarlıları arasında bazı kökten gelen ayrımların olduğu yadsınamaz. batı kültüründe çokça yerini bulan tutku, coşku dolu aşkların karşısında doğu kültüründe çok derinlere işlemiş bir bütünsel, özverili sevgilerin bulunduğunu düşünüyorum. hatta çoğu batı özellikle de Avrupa dillerinde aşk sözcüğü ile sevgi sözcüğün birbirine bitişik anlamsal bağlamlarda karşımıza çıkması aslında aştan ayrı özgün bir sevgi anlayışının yerleşmediğine işarettir bence. hatta çoğu batı dilinde akrabalık sözcüklerinin çok düşük derecede betimleyici olması aile kavramının da ciddi biçimde doğu-batı geçişinde değişim gösterdiğini öne sürmeyi sağlar. doğu dillerinde çoğu kez sevgi sözcüksel biçimlenmelerle gelişirken aşk kavramı ayrı bir mecrada kendine yer buluyor.
acaba günlük hayatta kullandığımız kavramların kaçına revizyon gerekir (yeniden düzenleme)...bir kavrama yapılan yeniden düzenleme hoşuma gitti ve kavramın asıl anlamını bulduğu ve yanlış anlaşılmalardan kurtardığı kanaatindeyim. Malumunuz ''dinlerarası diyalog'' diye bir kavram vardı. Hoşumada gitmiyordu am bu kavramın '' din müntesipleri veya mensubları arası diyalog '' olarak değiştiğini gördüm. Bu da daha akla yatan bir kavram tanımı oldu. Çünkü yapılması gereken dinleri birbirine yaklaştırmak değil onların müntesipleri arasındaki diyaloğu artıtırarak çatışma konularını azaltmaktır. Çünkü her dinin kendine ait bir duruşu vardır ve bu hiç bir zaman değişmez.