Bugün zavallı birkaç koyun gördüm. Garipler başlarına ne geleceğini hissetmiş mi ne dünya nimetlerinden sonuna kadar yararlanıyorlardı.( Bunu nerden anladığımı merek etmişsinizdir tabi) Çiftleşiyorlardı çünkü. Eee sayılı günleri var anlayış göstermek de gerek. Ama koyunlar pek de istekli görünmüyordu. Tabi endişeliler. Benim guzucuklarıma kimler bakacakkkkk diye düşünüyor haliyle hayvanlar. Ana yüreği işte. Neyse bu bana birşeyi hatırlattı. Yıllar önce dedemlerin güzel mi güzel alımlı mı alımlı seksi çekici bir kedisi vardı. Bakın DII diyorum çünkü anlatacağım olaydan sonra bu güzelliklerin hiç biri kalmadı. Yavrum hayatında ilk kez sokağa çıktı ve hayatının hatasını yaptı. O günden sonra çöktü. 4 çirkin kedi tarafından tecavüze uğradı. Kediler tam bir tecavüzcü Coşkun hayranıydı. Bunu anlamam hiç zor olmadı. Taktikler aynıydı çünkü. Yalnız bir dişi ve 4-5 sapık arkadaş... Sonrası malum... Bizim kedi de nasibini aldı bu tecavüzcü Coskun abilerinden... Ve hamile kaldı. (Ayy konu çok dallanıp budaklandı nereye bağlıcamı unuttum) Bundan şu sonucu çıkardım. Kadın hakları demek ki bir tek biz insanlar için değil, hiç bir dişi varlık için geçerli değil. Burdan kadın haklarını savunanlara sesleniyorum.... O zavallı koyunları, kedileri vs. korumak için de bi mor çatı kurun. Sokaklarda kadınların başına neler geliyor anlattım. Güpegündüz zavallı koyunlar tecavüze uğruyordu. Lütfen buna bi dur deyin canımmm :)
ölüyor muyum bu defa?
inanmadığım bir tanrıya nasıl dualar ediyorum böyle, sadece biraz daha sürsün dayanım ömrüm diye.
'Hala yazıyorsan ölmezsin sakin ol', diye fısıldıyor tanrı..
Ya bunu sen yaparsan diye yakarışım...kendini öldür tanrı, kendini ifna et..beni bırak, beslemediğim karıncalar var bugün..senin de insanların aç, unuttun mu onları?
Biraz daha tadına varmak istiyorum öğütülmüş buğdayın, içime çekmek aromasını nergislerin, gizleri açığa çıkarmak istiyorum bir bir, ipek böceğinin tiz ayak seslerine eşlik eden şarkılar söylerken , ve feyzalmak istiyorum uçuşundan kelebeğin.
Gün geçmiyor ki bir hayvan türünün daha genleriyle oynanıp tuhaflaştırıldığını görmeyelim. Bu seferki örnek ise , buradaki habere göre, Ankara kedileri. Güney Koreli bilimadamları bu kediciklerin genleriyle oynayıp onları karanlıkta parlar bir hale getirdiler. Amaç onların florasan proteini üreten genleriyle oynayıp insanlar için genetik hastalıklarda kullanılabilecek tedavilere katkıda bulunmak. yani insanlık adına.. Ama kimse düşünmüyor bu hayvanlar daha ne kadar yaşayacak diye. Yüzlerce işkence ve deneye maruz kalan hayvanlar bu haberde de görüldüğü üzere daha deney tamamlanamadan bile ölebiliyor. Burada da doğan kedilerden biri ölü doğuyor, gerisinin ise ne kadar yaşayacağı meçhul. Bu arada güya bu yöntemle elde edilecek gelişmeler nesli tükenmekte olan hayvanlar için de yardım kaynağı olabilcekmiş. Ama tabiki öncelikli amaç insanlar, çünkü biz daha değerliyiz değilmi? işte buna inanmıyorum. Hepimiz değerliyiz. Kedi de nefes alıyor, kuş ta.. Ayrım yapılmasına, onların sırf insanlığın geleceği adına deneylere maruz kalmalarına kızıyorum.
Kızarak yazımı bitiriyorum..
Kaslan -

Kaplan-aslan melezi kaslan, adından anlaşılacağı gibi aslan ile kaplanın birleşmesinden oluşan dev ve hantalca bir hayvan.

Bu hayvanların boyutları çeneleri düşürecek ölçülerde; arka ayaklarının üstündeyken yaklaşık 4 metreye kadar uzanabiliyorlar. Bu hayvanların bu kadar büyük olmasını sağlayan faktör, bedenlerinin büyümeyi durdurucu bir madde salgılamaması.
Günboyu binmeye tereddüt ettikten sonra buradaydı işte. Kursak derdi ağır basıp, içine işlemiş deniz korkusunu yenmiş, feribotun Harem’den kalkan son seferlerinden birisine binmeye cesaret etmişti.
Trenlerin tempolu süratine alışmış yorgun ayakları, daha attığı ilk adımda devasa ataletiyle bu yekun metal gövdeyi yadırgayıverdi. Soğuk rüzgar denizin yüzünü buruşturup, küpeşteden birkaç aracın olduğu geminin kıç tarafında doğru esti. Hissettiği ürpertiye aldırmadan, hızlı adımlarla feribotun sol kenarından ilerleyip, dar ve paslı merdivenleri takip ederek yukarıya çıktı ve yolcuların olduğu bölüme doğru yürüdü. İçeridekiler, sadece oradaki kalorifer petekleri çalıştığı için yolcu salonunun sağ tarafında toplanmışlardı. Göz göze gelmemek için farklı yönlere dönmüş çay içen iki kişi, ayakta dikilen bir delikanlı, bir anneyle çocuğu, koltuğa gömülmüş yorgun bir kadın, hepsi topu iki elin parmakları adedinceydi tüm yolcular. Çocuğunu uyutan anne, gözlerini karşı koltukta yatan oğlundan kaldırıp, ona elindeki iğne setlerinin fiyatını sordu. Bir diğeri bir örnek aldı. İnceleyip geri verdi .
Telefonun sesiyle uyandım akşama doğru… İşe gitmek için çok geç kalmıştım. Sersem bir kendine geliş eşliğinde açtım telefonu, arayan çok eski bir arkadaşımdı…
Sert, çatallı, ergen bir lise çocuğu gibi çıkıyordu sesi: “Hadi oğlum neredesin, hani bu gün dolaşacaktık sizin mahallede? (“Sizin mahalle” dediği günler önce yaptığımız bir geyiğin kırıntısıydı, Taksim’de ev tuttuğum için İstiklal caddesi “bizim mahalle”ydi) “Telaşlı bir şekilde devam etti konuşmaya; “Hemen kıçına bir şey giy, kızlar bizi bekliyor barlarda.” Dolaşmayı istiyordum ama kızlar değildi amacım, yabancıdan sayılmamak için öyleymiş gibi yaptım “Tamam” dedim “hemen giyiniyorum, yukarıda, tramvay durağında buluşalım.” Kapadım telefonu ve attım bir köşeye.
Çok param vardı, avans almıştım ve aldığım avansın bir kısmıyla buzdolabını bile doldurmuştum. Param vardı ve her şey çok güzeldi. Elektrik faturasını ödeyebilir veya emlakçıya olan borcumun bir kısmını ona verebilirdim. Param vardı ve mutluydum, karnımı doyurabilir, sigara alabilirdim. Uyandığında cebinde paranın olduğunu bilmek, müthiş bir yaşama sevinci veriyor ve hatta insanı yatak kadar güzel bir şeyin içinden kaldırıp, ona savaşma şevki bile sunabiliyordu. Param vardı ve mutluydum, “aç bir insan alsa mutlu sayılmaz” diyerek mutfağa giriştim. Buzdolabını açtım ve ton balığı konservesinin kapağını bir hareketle söküverdim, yağını bile süzmeden onu kaşıklamaya başladım. Akşamdan kalma ekmeği poşete koymuştum, onu çıkarttım ve poşetin dip bölümünde kalmış olan, yani hala yumuşak olan kısmını bölüp olduğu gibi ağzıma attım. Aynaya baktım ve sırıttım. Dişlerim sigara içmekten sararmış ve iğrençleşmişlerdi. Soğuk suyla dişlerimi fırçalamayı bir an düşündüm ve sonra hemen vazgeçtim. Su çok soğuktu ve birer organizma haline gelmiş olan çürük dişlerimin dışarıya bakan kökleri soğuk suda sızlıyorlardı. Korktum ve kapattım ağzımı. Hiç sırıtmamak ve çok fazla konuşmamak gerekiyordu. “Çıkınca naneli sakız almam lazım” diye düşünüp sonra da bu düşünceyi unutmamak için ezberlemeye çalışırken bir yandan da dolabı açıp beni rezil etmeyecek kadar temiz bir kıyafet aradım gözlerimle…
Yoktu.
Çamaşırhaneye vermem gereken on yeni Türk lirası, yolum oraya düştüğünde nedense cebimde olmuyordu. Birden ani bir karar ile hayatımı düzene sokmam gerektiğine emin oldum. Arkadaşımı arayıp, buluşmaya gelemeyeceğimi söylemeliydim, bütün paramı düzgün şeylere yatırmalıydım. Buna çamaşırhaneye verilecek parayı vererek başlamam gerektiğini düşündüm. Paramla temiz çamaşırlarımı rehin alındıkları yerden, o hain, kara bıyıklı piçten alıp, temiz ve düzenli hayatıma sapasağlam yeni bir başlangıç ile devam edebilirdim. Cep telefonumu ararken hiç kullanmadığım tertemiz yeni sweetshirt’ümü buldum. Onu ne zamandır giymek istiyor ve eve gelen arkadaşlardan birinin yemiş* olduğunu düşünüyordum. Ağzım kulaklarıma vardı ve telefonu arayan gözlerim neşe içinde gülümsediler. Onu tuttuğum gibi giydim ve aynada kendime göz kırptım. “Evet bebek, sen hayatımda gördüğüm en müthiş ve en karizmatik kişisin! Aman Tanrım, böyle bir tutku karşısında insan gücü ne yapabilir?” Mırıldanmayı bırakıp masanın üzerinde yanıma almam gereken ne varsa aldım. Bunu öyle büyük bir coşkuyla yaptım ki; almamam gerekenler bile yanımdaydı artık. Evin anahtarı, akbil, çakmak, sigara, cüzdan, cep telefonu, iş yerinin yedek anahtarı, evin yedek anahtarı, fatura, aşk mektubu, pil, zarf ve kalemlerim bile yanımdaydı. Ayakkabılarımı unuttuğumu fark edip merdivenin ikinci basamağına kadar çıplak ayakla basmıştım bunun yanı sıra. Donmuştu ayağım ve gelmişti aklım başıma. Onları hızla giydim ve merdivenin dibindeki çöp poşetlerini almaya üşendim. Onları son birkaç dışarı çıkışımda yanıma almaya ve çöp tenekesinin içine atmaya üşeniyordum. Onun için “o”, artık “onlar”dı. Tam kapıyı çekerken Topaç* miyavladı. O her zamanki yemek isteme miyavlaması, o hayvansal çığlık... “Miuvvvvvv”
Yeniden girdim eve, dolaptan bir yumurta çıkarıp, tatlı tabağından bozma yemek tasının içine kırdım. Koklayıp silkindi, kapıyı çekip çıktım. Yokuşu koşarak çıkmayı denedim ve anında tıkandı ciğerlerim. “Hey gidi gençlik” diye geçirdim içimden. “Ne koşardık çocukken yokuş yukarı.” Yavaşladım ve Kazancı yokuşunun girişinden meydana doğru baktım. İnsanlar çok meşgul ve çok önemli işleri varmış gibi göründü bana. Kararmakta olan gökyüzüne baktığımda etrafımdaki ışıklar yüzünden yıldızları görememiştim. Meydana ulaşınca arkadaşımı gördüm. Aynı anda çok komik bir şey olmuş gibi güldük birbirimize. Sarıldık ve “kanka* ne haber?” dedik yine aynı anda…