Çocukken neler biriktirilmez ki değil mi? Gazoz kapakları, sakızlardan çıkan karikatürler, “artiz” resimleri, şeker ambalajları ... Küçükken kibrit kutularının arka ve ön yüzlerini biriktirdiğimizi hatırlarım. Bunlarla piştiye benzer bir oyun oynardık. Ergenlikte bu uğraş posterlere, dergilere, arkadaşlarımızı yazmaya zorladığımız arkadaş anketlerine meyleder. Ya da mektuplar, notlar biriktirilir. Yani hayatının bir döneminde bir şey biriktirmeyen yok gibidir. Öğrencilik yıllarımda seyrettiğim filmlerin biletlerini biriktirirdim ben mesela. Daha sonra kartpostallara merak sarmıştım. Hoş bir uğraştı kanımca. Meğer bu uğraşının bir adı varmış da insan bu yaşa gelince öğrenmiş: Ephemera.


‘Ey hat! Koku vizyonda’ dedim kardeşime. Acil gitmeliyiz!
Acaba kitabın tadını verir mi?
Veremez dedi içimde bir ses. Kitap o kadar güzeldi ki, o lezzet zor dedi. Oysa umarım o lezzeti verir diyerek tuttum sinemanın yolunu...
Romanın arasında kaybolduğum gibi kaybolacak mıydım, filmin arasında akıp gidecek miydim, dim, dim???....???
Çok sevdiğim bir adamı ilk defa koklarmış gibi tat aldım ilk iki saatten. Son yarım saati saymazsam romana yakın bir tat aldım. Son yarım saatte yönetmen saçmalamış, velakin romanın güzelliğini alamadı. Kafamda katilin kim olduğunu anladıklarında çıktım sinema salonundan ve film bozulmadan kaldı bende.

Annesinin "ne yapacaksın bu kadar çok poşet çayı, turşusunu mu kuracaksın" sözlerine çok içerlenen Monika, sırf birşey söylemiş olmak için "hayır, koleksiyonunu yapıp internette ünlü olacağım anne, hıh!" der ve saçmaladığının farkına varsa bile laf ağızdan bir kere çıkar diyip çay poşeti toplamak için yola koyulur. Aradan yıllar geçtikten sonra Monika, hatırı sayılır bir koleksiyona sahiptir artık. Ülkemiz topraklarından adını bile duymadığım bir sürü poşet çay toplamış.
Haydi, tüm çaylar poşete, poşetler Monika'ya...