Sana başlamamalıydım, beni hep uyardım. Bu darbe vücudun hangi tarafına indirilse aynı sonucu doğuracaktı; pişmanlık, şefkati ile...
Masamda saç dibinden koparıp getirdiği yağ tohumuyla bir saç teli vardı. Yanında öldürüldükçe öldürmeye devam eden bir sigara vardı, atalarının intikamını son derece sistemli alıyordu. Tabağın kucağında kedi-fare filmlerinde kameralara yakalanan birkaç dilim peynir ve yakında parfüm şişelerine ilham olmasını beklediğim ince belli bir çay bardağı, önüne geçemeyeceğimiz kadın vurgusu. Normal bir erkeğin hayatından saat başı alınacak istatistiklerde, bu elemanlardan en az birine rastlamak mümkündü. Bu size düzeni çağrıştırabilir, aslında monotonluk da olabilir. Bana ise pornoyu ve kaosu çağrıştırıyordu. Bu söylediklerim göreceliydi ve değil düzene sokulması; sıraya bile koysanız bir gün hallederim diye, elinizde patlardı. Elinde gözlemleriyle, masum bir şekilde babasına sunum yapan çocuklar artık gözünü elindeki telefona dikmiş cevap bekliyordu. Sorum burda başlıyordu işte, babalar çocuklarına hep cevap verdi ama çözüm üretmedi. Her cevap çözüm değildi... geçiştirmek, hastalığı bir sonraki rejime bırakan ilaçlar vermek ne yazık ki damarlarımızda dolaşan asil kana bulaşmıştı.


Gökyüzünde uçup duran, özgürlüğüne düşkün kuşları hepimiz biliriz. Hatta kollarımızı açıp onları taklit ettiğimiz bile olur. Dahası, onlara öykünerek uçaklar filan yapmaya koyuluruz. Bir de, utanıp sıkılmadan onlara masallarımızda bile yer veririz: anka kuşu, kelaynak, mavi kuş vs. Peki ama, onları yakından tanımak için bugün ne yapılabilir? İşte, bunun cevabını kısaca bir kelime veriyor: halkalama.

bir çingene kadın
dilenen
hoş düpedüz değil
kağıt mendil satma çabasında
epey genç
belli olmuyor
yaşı belki kırk
nisan’ın 7’si Çukurova
portakal çiçeklerinin kokusunda
kim bilir ne hissediyor
o belirsiz yaşında yaşıyor
bulvardaki kahvede dalgın
bir başka kadın
fark ediyor konuşmalarını
garson rahatsız
“Git, kötü etme beni” diyor
“Siz iyi olsanız, biz de iyi olacağız
da siz olmuyorsunuz…”
çingene kadının sözü garsona
uzaklaşırken düzayak
mıhlanıyor yerine bir başka kadın dalgın
ne bir ses ne bir söz…
huzursuz içinde
çingenenin kağıt mendil satma çabası değil
hem de kağıttan mendil satmak zorunda kalması
yaşı belirsiz bir ana, bir bacı
geceleri bir fahişe belki
kim bilir belki de sadece öksüz bir sevgili…
dalgın kadın mıhlanmış yerinde
hani güzel ve güçlü olmak dileğinde
savaşında kendiyle
başlamalı ya insan kendinden kendi içine
geriye bırakacak bir yadigar
küçük büyük üretse
bir
değer
kalacak geriye nefesi ehli
hayranlık güzelliğe
misal
nesli tükenmeyen bir panter
dua diyor içinde, bir damla yaş gözünde
seviyor, koruyor çingene kadını
sevmek için seviyor
acı içinde
sevilmeyi beklemeden
nasıl
iyisi.
sözün bittiği yerde resim başlar (mı?)... kuzgun demişti birisi... yapabilir misin? ancak uçarken oldu cevabım... benim kuzgunlarım çok asil... bakın dağlara, inceleyin... ne görüyorsunuz? tanıdık geldi mi bir şeyler?...
Bayramınızı kucak dolusu sevgiyle kutluyorum efendim ve izin verirseniz sizleri çok sevdiğimi söylemek istiyorum.... İyi ki varız... :)

insanoğlunun eski çağlardan bugüne (ve muhtemelen geleceğe) değin hiç bitmeyen isteği var: uçmak.

Amerika da bilimadamlarınca yapılan bir araştırmada göçmen kuşların beyinlerinde GPS'e benzeyen sistem olduğu açıklandı. Ayrıca araştırma ile ilgili Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinde bir makale yayınlanmış.
Araştırma da, Alaska'dan uçmaya başlayan ve kışı geçirmek için Amerika'nın güneybatısına ve Meksika'nın kuzeyine gitmeye çalışan 30 kadar sarıasma kuşu yakalanmış. Bu kuşların kanatlarının arasına küçük bir radyo alıcısı yerleştirildikten sonra bir uçak içinde tutuldukları kafesden gidecekleri yerlere yaklaşık olarak 3.700 km uzağa salıverilmişler. Kuşlar salıverildikten sonra hem karadan hem de küçük uçaklarla izlenmişler.