
İsmim Hermitage. Rusça’da ermitaj diye okunuyor. Hermitaj da diyenler var. Oysa ismim tam olarak Hermitage diye yazılıyor. İsimleri kısaltmak yanlış söylemek de bir katliamdır. Dünyanın en büyük, en gösterişli müzelerinden biriyim. Savaşlar yaşayan, ismi habire değişen, zarif mimari yapıların olduğu bir şehirdeyim. Bu şehir masalsı bir yer. Beyaz Geceler yaşandığında günbatımını hiç görmeyeceğini sandığınız bir yer. Dostoyevski bu şehri sevmedi, ama. Suç ve Ceza kitabını yazdığı bu şehre şöyle diyecekti:

Yaş kemale ermedi henüz ama, öğrenme amaçlı gezeyim-göreyim’in zamanının çoktan geçtiğini düşündüğüm zamanlardan birinde, bir dostum elimden tutup götürdü, gösterdi; biliyorum zannedip aslında hakkında hiçbir şey bilmediğim yerleri. Açıklıkla söylüyorum, gözlerim faltaşı, ağzım sonuna dek açık, zamanında taş işte, yapı işte deyip geçtiğim her yeri didik didik incelemekle meşgul oluverdim birden… Her gördüğüme doymaya çalıştım… Japon turistlerin şaşkın şaşkın fotoğraf çekmeleriyle dalga geçenleri ayıplar oldum, onlardan oldum…
Korsanlık ve yağmacılık her devirde olmuştur. Bahsedeceğim olayın da bir geçmişi var. Tesadüfen oluşan bir durumun, yağmacılığa ve belki de korsanlığa dönüşerek günümüze kadar nasıl ulaştığını anlatıyor.

Olayımız İngiltere’nin batı kıyıları ve özellikle Devon isimli kıyı kasabasında geçiyor. Buradaki insanlar yüzyıllar önce kıyılarda ateşler yakarlarmış. Gecenin karanlığında fırtınalı havalarda, gökyüzü delinmiş halde yağmurlar yağarken, göz gözü görmez haldeyken, gemi kaptanları kıyıdaki bu ateşleri fener zannederler ve olumsuz koşullardan kurtulmak için teknelerini oraya yaklaştırmaya çalışırlarmış. Kurtulma ümidiyle kıyıya çok yaklaşan gemiler, kayalıklara bindirir, paramparça olur, kaptan suratı şallak mallak vaziyette teknesini mi kurtarsın, malları mı kurtarsın ne yaptığını bilmez halde debelenirmiş. Canını kurtarmak isteyen denizciler kendilerini kıyıya zor atar, yaralı maralı sağ kalmaya çalışırlarmış. Ertesi sabah da buranın halkı kıyıya vuran malları görüp, bunlarda nereden geldi diye şaşırıp ama yine de sahibi kimdir, nedir ne değildir diye araştırmadan toplamaya koyulurmuş.

Antik icatlar müzesi.
Yeni sandığımız pek çok şeyin aslında ne kadar eski olduğunu öğrenmek şaşırtıcı.


soğumuş kahvemi fincanından yudumlayarak, o site senin, bu site benim geziniyorken sıkkın sıkkın, hiç ummadığım bir anda o'nunla; Lucy In the Field With Flowers'la gözgöze geldim! belki de yıllardır surf yaparak aradığım ama bir türlü
bulamadığım o şeyi bu kez bulmuştum. içimde yeşeren umudun neden olduğu tarifi mümkün olmayan heyecan, yudumlamakta olduğum orta şekerli, sütsüz kahvemi "puufrs!" diye bilgisayarımın -kaç inçlik olduğunu yine surf yaparken öğrendiğim- monitörüne püskürtmeme neden oldu: harikulade! bunun uzerine konuyu incelemeye koyuluşumun akabinde, yukarıda resmini gördüğünüz, narin vücut hatları ile bir kuğuyu anımsatan grigor'la karşı karşıya kalışım, bana doğru yolda ilerlemekte olduğumun sinyallerini veriyordu. incelemelerim sonucunda, umutlarımın boşa çıktığını ve gördüklerimin bu kadarla kaldığını sanıyorsanız, sıcak bir tebessüm ederek yanıldığınızı söyler; sizleri, gururla şu linklere davet ederim: