Şişkin ve ıslak Arnavut kaldırımın taşlarını selamladık dışarı çıkarken. Sonbaharın kirli mavisi her tarafı kaplamış ve kalplerimize tuhaf bir efkâr bulaştırmıştı. Yağmur az önce sessiz şarkısını sokakların buğusuna fısıldamıştı. Çöp ateşi etrafında ayyaşlar birikmişti, karanlığın güvenilir elleri sarhoşların şarkılarına eşlik ediyorlardı. Yavaşça çöküyorlardı onlara sarılır gibi, onları koruyacaklar ve muhafaza edecekler gibi… Güvenilir karanlık eller, muhafazakar, sessiz…
Binalar üstümüze eğiliyor, sonrada bize yol veriyorlardı. Mırıldanıyor ve ağaçlarla muhabbet ediyorlardı. Ağaçlar birbirine sarılıp bize gülüyor, çimenler üstlerine bastığımızda bizi azarlıyorlardı. Tatlı sert bir tavırla, içten ve her zamankinden daha cana yakın görünüyorlardı. Yokuşun başında nefeslendik ve direklere sarıldık. Asfalt nefes aldı ve kabarttı göğsünü. Derin bir iç çekişten sonra tuhaf uykusuna geri döndü. Arkadaşım bir vardı bir yoktu. Arkadaşım masal oldu…
Oturuyor veya ayaktaydık, uçuyor veya yüzüyorduk, koşuyor veya uyuyorduk direklere sarıldık.
Birden koştum yokuş aşağı ayaklarım yere değmeden. Yeterli hıza ulaşıldığında ayaklarını yere değdirmene gerek yoktu. Belirli bir hıza ulaştığında yükselmen serbestti. Uçuyorduk ayrı köşelerde.
“Hey buraya bakın, İstanbul t.şaklarımın arasında.” Bağırıyorduk ve bakıyorlardı insanlar gökyüzüne… Bizi görüp görmezden geldiler her seferinde.
Şişkin ve ıslak Arnavut kaldırımın taşlarına erik ağaçlarının yaprakları dökülmüştü son baharda… Erikler de hemen arkalarından yeşilden sarıya binlerce renk tonuyla yuvarlandılar… Süzülerek, iz bırakarak ve su birikintilerinde dibe batarak canlandılar.
Korkuluklar korkuttu bizi sonra, sokaklarda binlerce korkuluk, ellerini kollarını sallayarak dolaşan ve kemikleri tahtadan…
Evlerden işlere giden, kapılardan aniden fırlayıp çıkan… Bekleyen gülüşen korkan, ağlayan ve konuşan korkuluklar. Dilekleri tahtadan…
Birbirimize bakıp anlaştık konuşmadan. Sessiz ve hareketsiz bir şekilde söyledim o cümleyi: “uçuşa devam dostum, uçuşa devam.”
Başıyla onayladı ve havalandık birer kuş gibi yeniden. Deniz kıyısına, dev bir nefes alış verişinin tam ortasına… Yaladı bizi dalgalar ve okşadılar dev keskin pençeleriyle her yerimizi… Islandık ve parladık Arnavut kaldırımın taşları gibi. Üstümüze basıldı ve ses çıkardık tıkırtılar şeklinde. Hapsolduk ve özgür kaldık istediğimiz her yerde. Erik ağaçlarının fıkralarına konu olduk son bir defa… Acıktık ve çorba içtik gecenin sonunda, lezzetli ve komik bir akşam ziyafetinin tam ortasında. Ülkenin dışında, başı ve sonu olmayan bu küçük tuhaf dünyanın arkasında... Gölgede, yeraltında.
Kavaklıdere şarapları eskitilmesi düşünülmeyen kaliteli şaraplarında kullanmak üzere vidalı kapak dönemine geçmiş bulunmaktadır. Birçok ülkenin geçmiş oldugu bu uygulama ile hem mantar yüksek maliyetinden kurtulunacagını belirten yetkililer hemde mantar kaynaklı kokunun giderilebilecegini dile getirmişler.
Elazığ Öküzgözü ve Kapadokya Emir üzümlerinden üretilmiş olan ve "SADE" adını verdileri bu ilk vidalı kapak'a sahip şaraplar 17 ytl lik fiyatlar ile görücüye çıkmış durumda.

Şöyle bir mantar yemek istiyorum, doğaya açılmak herşeyi yeniden gerçek görüntüsü ile keşfetmek. Ardından matus un harika yönlerdirmeleri ile beyin okumu istediğim bilgiler için yönlendirmek.
Bilimsel adı diyare (diarrhoea’dan gelmekte) olup, Türkçesi ishal olan ve halk arasında cırcır olarak ifade edilen rahatsızlığın hakkında uzun uzun açıklama yapmayacağım. Ancak bu konuda, bir bilinen ve bir bilinmeyenli linkler vereceğim…
Diyare hakkında bilgi (ne kadar istenir bilmem) buradan ve buradan alınabilir.
Ancak bilinmeyebilecek nokta, özellikle antibiyotik kullanımının diyareye yol açtığı… Bununla ilgili bir danışma hattı kurulmuş. İsteyenler daha sade haliyle genel bilgiyi bu siteden alabilir…