Sen en son ne zaman gri bulutlara doğru hevesle kanat çırpan bir martıyı seyrettin? Denizin dalgasına kapılmadan ama onsuz da olamadan yaşayabildiğini farkettin? Ben çok uzun süredir o martıyım...
ah benim, sensiz yaşayamamakla mühürlenmiş
teneşire gelesi duygularım
yine özlemiş, koklamak istemiş
sen kokan yazıları…
martılar sataşır olmuş
duman kokan kıpkızıl akşamlara
her yanını umutsuzluk gölgeleri sarmış
sensiz bu şehrin…
hayallere aldanırcasına yaşıyorum
sensizliğin günceleri saklı kalemimde.
yağmur sağanağı gözlerimi
sığ bir kayıkhaneye hapsettim…
lodos uğultusu sözlerini düşünüp
hayalinle örttüm üstümü
uyumak istedikçe uyanmaktan korktum…
sahi! ne çabuk sabah olmuş
güneş vurmuş çapak dolu gözlere
bağ bozumu üzümler çoktan katılmış şaraba.
kasketime keder yamayan sevgiliyi beklerken…

Herdem yukarıdan kesmekteler kuşaklarınızı kuşlar,
Herbiri nesl-i Ebabil’in birer neferi.
Şimdi dahi erketede birkaç serçe,
Biçareler nöbetleşe sizleri gözler.
Çamurda safça oynaşan sizlere çevrilidir minicik gözleri,
Kan içmeyiniz,
Trafik kurallarına uyunuz diye...
Şşştt,sessizlik! Biri mi öldü?
Gökyüzü parıldıyor, martılar şarkı söylüyor ve Büyükada manzarası yeşilin tonları arasından göz kırpıyordu. Arkasında kocaman köpükler bırakan ada vapuru iskeleden henüz ayrılmış ve Burgazada’ya doğru yavaş ve sakin bir şekilde ilerlemekteydi. Heybeliada’nın cenneti andıran tepelerinden birinde çamların arasında, ağaçlar ve çalılardan oluşmuş bir ev bulmuştuk. Çiçek kokan doğal bir yuva, kelebeklerin misafir olduğu gizli mekân… Dört arkadaş her zaman orada buluşur ve orayı ikinci evimizmiş gibi görürdük. Aramızdan biri kilim bile getirmişti. Orası bizim için çok önemliydi çünkü ilk kızlarla orada öpüşmüş ve ilk sigaralarımızı orada içmiştik…
Yine orada oturuyorduk ve manzaranın tadını çıkartıyorduk. Yanımıza sigara, çikolata, gofret ve kola almıştık. Burak birden aletini çıkartıp “haydi yarışalım” dedi. Önce davranıp bende çıkardım diğerleri fermuarını açana kadar gözlerimi kapatıp konsantre olmayı başarmıştım bile. Burak benimkine bakıp güldü. Konsantresi bozulmuştu, çünkü benimki onunkinden daha küçüktü. “Hızlı davranan kazanır” dedi Mert. Dört kişi hızlı bir şekilde otuz bir çekiyor ve gülmemek için birbirimizin eline veya kamışına bakmamaya çalışıyorduk. Kadınları düşünmeye çalıştım, birkaç porno film sahnesi geldi aklıma. Görüntüleri hızla düşünüyor ve en çok beni tahrik edeni içlerinden seçip onun üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyordum. Sami telaşlı bir şekilde “durun!” dedi. Herkes durdu. Yaşlı bir kadın çalılara doğru ilerliyordu. Ellerimiz şeylerimizde kaldık. Sessizce bekledik ve yaşlı kadın ağır ağır yürüdü. Yürüdü, yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yanımıza kadar geldi ve bizi görmeden yoluna devam etti. Burak şakır şukur devam ediyordu. Mert bize göstermeden çekmeye çalışıyordu çünkü onunla daha önce çok dalga geçmiştik. Nokta kadar çükü vardı ve yine de bizimle yarışıyordu. “Önemli olan boyu değil” diyordu her seferinde. Ben boy sıralamasında ikinciydim. Aslında Sami’ninki bazen benimkiyle aynı boyda gözüküyordu. Hızlandık ve komik inleme sesleri çıkarmaya başladık. Derken Sami patladı, çam ağacının gölgesi altında Mert’in cırtlak sesi konsantreyi ve sessizliği bozdu: “geri zekâlı gofret poşetine patladın!” Ağzımla iğrenme işareti yapıp işime devam etmeye çalıştım. Mert susmuyordu: “bütün gofretleri açıp onların üstüne fışkırtacağım ve hepsini sana yedireceğim.” Sami oralı bile değildi, çok mutlu ve uyuşuktu. Burak olan bitenden habersiz bir sağır gibi gözlerini sıkıca yummuş yoğunlaşmış ve dişlerini kenetlemişti. Tekrar kadınları düşünmeye başladım ve biraz zevklendiğimi hissettim. İşte geliyordu, erkeklik ispatı, arkadaşlar arasında güç gösterisi, kadınların hâkimi, erkeklerin rehberi işte boşalıyordum hemde Burak’tan önce… Zevkle inledim ve Mert’in bacağına patladım.
Yünlü bir battaniyeyle örttüm düşlerimin üstünü,
Kanser gecenin arka camı sileceksiz,
Görevli rozeti eksikti...
Geceyi beğenemedik,
‘sana değemeyiz’dedik.
Karafatmalar basardı illaki masallarımızı,
Lahana bebek, Peter Pan,
Kimler gelmezdi ki uçan halıya!
Ve yükseldikçe barikat kurmuş düş yasakçılarının üzerinden,
Tek renkli mutluluklar basardı bedenlerimizi.
Kendimi toparlamaktan bananeydi!
Aklımı al,hepsini al, demek gelirdi içimden sana...
Hem zaten hangi masalda anlatıcı,
Sözler bittigi halde terketmezdi ki ülkeyi?
bir hikaye yazsam diyorum. kendimi bir kaptan yapsam, seni teknenin üstünde dolanıp duran bir martı.
benim nasıl senin peşinde dolaştığımı engin denizlerde, senin nasıl üstümde uçmaktan vazgeçmediğini anlatsam. senin ardında bilmediğim denizlerde nasıl kaybolduğumu, nasıl kayalara çarpıp yan yattığımı, yelkenlerimi nasıl yakıp kül ettiğimi anlatsam. senin nazlı uçuşundan nasıl hiç yorulmayıp tekneme hiç konmadığını, konduğunda nasıl ürkek durduğunu, sadece bir kaç defa nasıl da tüylerini okşadığımı anlatsam. senin nasıl bir kaç defa, ama an kadar kısa bir kaç defa, omzuma konduğunu anlatsam.